İthal Bayramlar ve Fıkıh İdrakimiz

İslâm’ın azametini, nazarî kudretini ve tatbik sahasındaki hayranlık uyandıran bütünlüğünü müşahede etmek için uzun yollar katetmeye lüzum yoktur. Akaid, fıkıh ve lisan ilimlerinin temel esaslarını öğrenmek; Kur’ân ve Sünnet hakkında asgarî bir vukuf elde etmek kâfidir. Bu da isteyen her Müslüman için erişilebilir bir imkândır. Ardından Fahr-i Kâinat Efendimiz’in (sallallahu aleyhi ve sellem) sireti ile ashâb-ı kirâmın, bilhassa Hulefâ-i Râşidîn’in hayatları dikkatle incelendiğinde, hakikat bütün berraklığıyla tecelli eder.

Ashâb ve Hulefâ-i Râşidîn’in hayatlarında; fetvaları, kararları ve içtihatlarıyla tezahür eden pek çok parlak misal vardır ki, İslâm’ın hâkim olduğu devirlerde zamanın akışıyla birlikte sergilediği o hayret verici canlılık ve akıcılığı açıkça gösterir. Bu hakikatin en mümtaz timsali ise, hiç şüphesiz Mü’minlerin Emîri Hazret-i Ömer b. Hattâb’dır (radıyallahu anh). Bu husus, onun müstesna şahsiyeti, derin kabiliyetleri, uzun yıllar Nebevî terbiyeye mazhariyeti, hilâfet müddetinin uzunluğu ve devrinde vuku bulan büyük siyasî ve içtimaî tahavvüller gibi pek çok sebeple izah edilebilir.

Doğrudur ki, Hazret-i Ömer’in fıkhî içtihatları, İslâm’ın kudret ve hâkimiyet devrinde, yalnız kılıç ve mızraklardan değil; şer’î hakikatleri idrak edip özümseyen sahâbe akılları ve kalplerinden taşan kuvvetin gölgesinde doğmuştur. Ne var ki, bu tür içtihatların asıl tecelli etmesi gereken zaman, zayıflık ve çözülme devirleridir.

İslâm akidesinin kudreti, şeriatın kuşatıcılığı ve Kur’ân ile Sünnet’teki hitabın derin feraseti, fevkalâde insan şahsiyetleri inşa etmiştir. Ashâbın bünyesinde; azim ile letafet, kuvvet ile merhamet, şiddet ile rikkat gibi zıt gibi görünen hasletler bir araya gelmiştir. İslâm’ın insan ruhunu inşa edici tesiri, sertlik, kabalık ve haşinlik telkin eden çöl coğrafyasının tesirini dahi geride bırakmıştır.

Ashâbın fıkhî nazarı -ki bu bahisde Hazret-i Ömer’i misal getiriyoruz- yalnızca hüküm ezberine dayanmazdı. Bilakis bu nazar, dinin maksatlarını derinlemesine kavrayan bir idrakten neş’et etmişti ki, bu idrak doğrudan doğruya Resûlullah Efendimiz’in terbiyesiyle inkişaf etmiştir.

Nitekim Hazret-i Ömer, kendi devrinde bazı mübahları, ümmetin maslahatını gözeterek men etmiştir. Bunlardan biri, ehl-i kitap kadınlarla evlenmenin yasaklanmasıdır. Hatta bu hususta bazı sahâbeye eşlerini boşamalarını emretmiştir; zira Müslüman erkeklerin Yahudi ve Hristiyan kadınlara yönelmesi yaygınlaşmış, bunun neticesinde Müslüman kadınlar ve aile yapısı zarar görmeye başlamıştı. Yine Hazret-i Ömer, üç talâkın bir mecliste verilmesini üç saymış; bu uygulama, Resûlullah devrindeki tatbikten farklı olmakla beraber, boşanmanın artması ve aile müessesesinin hafife alınması sebebiyle benimsenmiştir. Buna benzer daha birçok içtihadı mevcuttur.

Hazret-i Ömer’in -ve onu takip eden sahâbenin- kararları, nasları kuru bir ezberle kavrayıp onları hayattan kopararak tatbik eden bir anlayıştan doğmamıştır. Bilakis bu kararlar, süratle değişen siyasî ve içtimaî şartlar içinde doğan yeni maslahatları dikkate alan, dirayetli bir idrakin mahsulüdür.

O, nasların küllî maksatlarını esas alarak ümmetin maslahatını gözetirdi; hükümleri papağanvari tekrar eden biri değildi. Bu sebeple onun fetva ve kararlarının gerisinde; Müslüman ailenin hüviyetini, cemiyetin şahsiyetini ve ümmetin uzun vadeli menfaatlerini muhafaza etme gayreti bulunur. Bu durum, Irak arazisinin (Sevâd) tasarrufu meselesinde açıkça görülmüştür.

Yukarıdaki ifadeler, son derece kısa bir mukaddime olmakla birlikte, günümüzde bazı yeni meseleler hakkında ileri sürülen fıkhî görüşleri değerlendirmek için zaruridir. Şunu da açıkça ifade etmeliyim ki, kendimi bir müftî makamında görmüyorum ve ihtisasım olmayan sahaya müdahil olma iddiasında değilim. Meseleye, helâl-haram çerçevesinin dar kalıpları içinde değil; Müslüman kimliği, şahsiyeti ve hususiyeti bakımından daha geniş bir zaviyeden bakıyorum. Zira bu kimlik ve şahsiyet, fıkhî hükümlerin hayata yansıyan en mühim semerelerindendir.

Son zamanlarda eserleri yayılan kıymetli bir zat, bir paylaşımında; “Gayrimüslim toplumlara ait olup dinî bir şiar taşımayan her bayramın -anneler günü ve işçi bayramı gibi- câiz olduğunu” ifade etmektedir.

Şahsına duyduğumuz hürmeti muhafaza ederek söylemek gerekir ki, bu yaklaşım -bugün birçok ilim talebesi ve bazı hocalar arasında yaygın olduğu üzere- fayda kastıyla ortaya konsa da, neticede zarar doğurabilmektedir. Bu hâl, Müslümanın ilimle olan bağındaki zayıflığı ve ilmin, hayatta doğurması gereken neticelerden uzaklaşmayı da gözler önüne sermektedir. Oysa ilim; itikad, ahkâm, ahlâk ve âdâb sahalarında derinlik kazandırmalı; basiret sahibi, dünyayı ve dini birlikte okuyabilen mütedeyyin nesiller yetiştirmelidir.

Bahsi geçen fetvaya dönersek; İslâmî şahsiyet, kimlik ve hususiyet gibi esasları göz ardı eden bir yaklaşımda sahih bir maslahat bulmak güçtür. Zira bu tarz fetvalar, farkında olunmaksızın toplumu, her yeni gelenin peşine takılan, istikametsiz bir kalabalığa dönüştürme tehlikesi taşır.

Bu mantık sürdürüldüğünde; dinî bir hüviyet taşımadığı gerekçesiyle İspanyol domates festivali, göçmen kuşlar günü veya 8 Ekim’de kutlanan ahtapot günü gibi nice günlerin de benimsenmesi önünde hiçbir mâni kalmaz. Hâlbuki mesele yalnızca dinî sembol taşıyıp taşımaması değildir.

O hâlde bir günün “bayram” olarak kabul edilmesinin ölçüsü nedir? Bu ölçüyü kim tayin edecektir? Ortak bir fıkhî merciin yokluğunda bu sınır nasıl belirlenecektir?

Endişe vericidir ki, Müslüman aklı, istibdat mirasının doğurduğu bir donukluk içinde gelişen bir fıkhî savrulma yaşamaktadır. Bu sebeple Müslüman, çoğu zaman düşüncesini ve ilim talebini, İslâm’ı çağın değerlerine uydurma gayesi üzerine bina etmektedir.

Bizler; İslâm’ın değerlerini derinlemesine kavrayan, onları özümseyen; fakat aynı zamanda çağın fikrî ve medeniyet mücadelesinden de kopmayan ilim talebeleri yetiştirmek istiyoruz.

Bizler; hükümlere lafızlarından değil maksatlarından hareketle yaklaşan bir idrak arzuluyoruz.

Ve bizler; fıkhî hükümleri, câhiliye şiirlerini ezberleyen çocuklar gibi, mânasını idrak etmeden öğrenen değil; o hükümlerin ruhunu kavrayan nesiller istiyoruz.

Maksadımız; şahsiyetini muhafaza eden bir Müslüman cemiyetin temellerini tahkim etmektir. Bu gaye uğrunda, bazı mübahların tasdikinden imtina etmek dahi makul görülebilir. Zira her mübahın kabulü, zamanla bizi başkalarının izinde sürüklenen bir topluma dönüştürebilir ve bayram anlayışımızı, uhrevî bağlamından kopuk, sıradan bir dünyevî merasime indirger.

Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır.

(Cihad Adle)

Tercüme: Ahmet Ziya İbrahimoğlu
28.03.2026 – Üsküdar

“الأعياد الوافدة وعقلنا الفقهي”

لا يحتاج الأمر منا، حتى نطل على عظمة الإسلام، وإحكامه النظري، وإبهاره العملي، أكثر من أن نتعلم أساسيات مسائل العقيدة والفقه واللغة، ومعرفة أساسية بالقرآن والسنة، وهذا متاح لأي مسلم إذا أراد، ومن ثم تصفح سيرة النبي صلى الله عليه وسلم، وسير الصحابة، وخصوصا الخلفاء الراشدين.
لدينا أمثلة ناصعة وساطعة في حياة الصحابة والخلفاء الراشدين، ممثلة بفتاويهم وقراراتهم ومواقفهم وآرائهم الفقهية، على حركية الإسلام وانسيابيته العجيبة، حينما يكون مهيمنا، مع دوران عجلة الزمان، ولعل خير ما يمثل هذه الحقيقة: أمير المؤمنين عمر بن الخطاب، رضي الله عنه وأرضاه، وذلك لأسباب كثيرة منها: شخصيته الفذة، والمواهب التي اكتنزتها، ولصوقه لسنين طويلة بالنبي صلى الله عليه وسلم، وطول مدة خلافته، وما رافق عهده من تغيرات جيوسياسية، بالمعنى السياسي الحديث.
صحيح أن تكييفات سيدنا عمر الفقهية ولدت في ظل هيمنة الإسلام، وفائض القوة الذي انساب، ليس من سيوف الإسلام ورماحه فحسب، بل أيضا من عقول الصحابة وأفئدتهم التي وعت حقائق الشريعة، وهضمتها حتى جرت فيها مجرى الدماء من عروقها، إلا أن هذه التكييفات ينبغي أن تكون أكثر تجليا زمن الضعف.
قوة العقيدة الإسلامية، وشمولية الشريعة، ونباهة الخطاب الإسلامي في القرآن والسنة، صاغت نفوسا بشرية استثنائية، فاجتمعت في شخصيات الصحابة ثنائيات الحزم مع اللين، والقوة مع الرحمة، والشدة مع الرفق، وتفوقت آثار الإسلام، في تشكيل أنفس الصحابة على الجغرافية الصحراوية القاحلة والجرداء التي تورث أبناءها الغلظة والجفوة والشراسة والعدوانية.
الرؤية الفقهية عند الصحابة، ونمثل لها في هذه المقولة بأمير المؤمنين عمر بن الخطاب، لم تشكلها محفوظاتهم من أحكام الشريعة، بقدر ما تشكلت من فهم عميق للدين ومقاصده، نما على يدي رسول الله صلى الله عليه وسلم.
فعمر الفاروق منع في عهده مباحات تحقيقا لمصلحة المجتمع الإسلامي، ومن ذلك منعه الزواج من الكتابيات، بل إنه أمر بعض الصحابة بتطليق نسائهم، كما فعل مع حذيفة، حينما أقبل المسلمون على الزواج من اليهوديات والنصرانيات، وبدأت تتحول إلى ظاهرةٍ الخاسرُ فيها الفتيات المسلمات والأسر المسلمة، وأيضا أمضى عمر الطلقات الثلاث في مجلس واحد على أنها ثلاث لا واحدة، بخلاف ما كان على عهد النبي صلى الله عليه وسلم، وذلك بعدما كثر الطلاق واستهان الناس ببيت الزوجية، ووشائجه المقدسة، وفتاوى كثيرة غيرها.
ولم تكن قرارات عمر، ومن أتى بعده من الصحابة، نابعة من حفظ أصم للنصوص، يخرجها عن إطارها الحركي، ويطبقها تطبيقا حرفيا ببغائيا بدون الالتفات إلى المصلحة الناشئة والمستحدثة في سياق سياسي واجتماعي متغير بحدة.
كان عمر يتابع مصلحة المسلمين التي تقررها النصوص من حيث مقاصدها الكلية، ولم يكن حافظا ببغائيا للنصوص والأحكام، ومن ثم كان عمر يبحث، من وراء آرائه وفتاويه وقراراته، عن حماية هوية الأسرة المسلمة، وشخصية المجتمع المسلم، ومصالحه الاستراتيجية، وهو ما ظهر في مسألة سواد العراق.
الكليمات أعلاه مقدمة مختصرة جدا، لكنها ضرورية، للتعليق على بعض الآراء الفقهية التي نتابعها اليوم بشأن بعض النوازل والحوادث، ولا بد من القول إنني لا أنصب نفسي مفتيا، ولا أتدخل في ما ليس اختصاصي، وإن كنت ألام على عدم كونه اختصاصي، ولا أتحدث من زاوية الحلال والحرام في صورتيهما الضيقة اللتين ترتسمان في بعض فتاوى اليوم، بل أرى الموضوع، كمسلم من جموع المسلمين، في إطار أوسع يتعلق بالهوية والشخصية والخصوصية الإسلامية التي هي إحدى الثمار العملية للأحكام الفقهية.
أحد الإخوة الفضلاء، ممن انتشرت كتبه الفقهية أخيرا، يذكر في منشور له أن كل عيد عند الأمم الكافرة لا يحمل شعارا دينيا فهو جائز مثل عيد الأم والعمال.
مع كل التقدير لشخصه، فإن هذا المنهج في التعامل، فقهيا، مع النوازل والحوادث، وهو منهج منتشر بين طيف كبير من طلبة العلم والمشايخ، يوقع ضررا من حيث أراد النفع، ويعكس حقيقة التردي في العلاقة بين المسلم كطالب علم، وبين النتائج العملية التي ينبغي تحققها في طلب العلم ومخالطة قضايا الشريعة ومسائلها النظرية في العقائد والأحكام والأخلاق والآداب، وهي نتائج يجب، وجوبا عينيا، أن تثمر شبابا متدينين من ذوي الرؤى والبصائر في الدين والدنيا.
وبالعودة إلى “فتوى” صاحبنا نقول يصعب الاهتداء إلى مصلحة شرعية في قول فقهي يغفل عن اعتبارات الشخصية الإسلامية والهوية والخصوصية التي تكاد تضيع تماما بين الفتاوى اللاهثة وراء تكييف الإسلام مع نوازل العصر، بطريقة تحيل المجتمع، من حيث لا تنتبه، إلى جيش من الإمعات يسير، بغير هدى ولا رؤية، وراء كل وافد.
ووفقا لهذا المنهج في التفكير الفقهي، فإن لا مانع، من حيث المبدأ، من احتفالنا بيوم الطماطم الإسباني، الذي لا يحمل صبغة دينية، وباليوم العالمي للطيور المهاجرة، وبيوم الأخطبوط الذي حدد في ٨ أكتوبر، وفهذه أعياد لا تحمل صبغة دينية، وليس فيها بعد طقوسي تعبدي، فلم لا تقر فقهيا وقد علمنا أن الطماطم نعمة تستحق الحفظ، والأخطبوط مخلوق له دور رائد في حفظ التوازن البيئي في البحار؟!
ما الضابط في اختبار اليوم الذي يستحق أن يستحيل عيدا من عدمه؟! ومن الذي يقرر هذا الضابط في غياب المرجعية الفقهية الموحدة؟!
يخشى أحدنا أن العقل المسلم يعيش حالة تهافت فقهي نبت في غياهب الجمود الذي ورثته المجتمعات المسلمة عن آلة الاستبداد السياسي، فصار المسلم ينطلق في تفكيره وطلبه العلم من أساس تبريري، همه جعل الإسلام قابلا لقيم العصر، وليس معزولا عنها.
نريد طلبة علم مثقفين بثقافة إسلامية عميقة، يهضمون قيم الإسلام ويتشربونها، من غير انقطاع عن الواقع الذي يغلي بالصراع الحضاري والفكري.
نريد طلبة علم يتعاملون مع الأحكام انطلاقا من غاياتها لا من حرفيتها، ومن أهدافها لا من حروفها.
ولا نريد طلبة علم يحفظون الأحكام الفقهية وقواعدها، كما يحفظ الأولاد قصائد الشعر الجاهلي وأبيات امرؤ القيس، من غير هضم للمعنى، ولا إدراك للسياق المجتمعي الذي نظمت فيه تلك القصائد.
نريد تثبيت دعائم المجتمع المسلم المتمسك بشخصيته المستقلة، ولا بأس، في سبيل تحقيق هذه الغاية النفسية، أن نسكت عن إقرار كثير من المباحات، إذا ما كان إقرارها يحيلنا إلى تبع لغيرنا، ويحيل فلسفة الاحتفال عندنا إلى طقس موسمي دنيوي منعزل عن سياقه التعبدي والأخروي.
هذا والله أعلم.
(جهاد عدلة).