Halep Muharebesi: Bölge Dönüşümünün Merkezindeki Türkiye
Suriye’nin kuzeyinde, özellikle Halep vilayetinde yaşanan gelişmeler artık geçici çatışmalar yahut uzun süredir devam eden iç mücadelenin yeni bir safhası olarak görülemez. Sahada şekillenen tablo, bölge dengelerinde köklü bir değişime işaret etmekte; devlet, egemenlik ve güvenlik anlayışının yeniden tanımlandığı bir dönemin kapısını aralamaktadır.
Suriye hükümetinin son günlerde Halep’te “QSD” yapılanmasına karşı başlattığı askeri harekât ve bu süreçte Türkiye’den gelen açık mesajlar, Ankara’nın önümüzdeki dönemde üstleneceği rolün daha geniş bir çerçevede ele alınmasını gerekli kılmıştır. Türkiye artık yalnızca sınır komşusu değil; bölgeyi yeniden şekillendiren dönüşümün merkezinde yer alan belirleyici bir güç olarak öne çıkmaktadır.
Bu yöneliş, karşılıklı menfaate dayanan yeni ortaklıkların, güvenliğe ve istikrara odaklı bir bölge anlayışının inşa edilmeye başlandığını göstermektedir.
Türkiye’nin Tutumu ve İnce Hesaplar
Suriye ordusu ile QSD güçleri arasında Halep ve çevresinde başlayan çatışmaların ardından Türkiye’nin resmi söylemi dikkatle kurulmuştur. Türk Savunma Bakanlığı, harekâtın bütünüyle Suriye ordusu tarafından yürütüldüğünü vurgulamış; Türk birliklerinin sahada doğrudan yer aldığı iddialarını açık biçimde reddetmiştir.
Bununla birlikte Ankara, “Suriye’nin güvenliği Türkiye’nin güvenliğidir” ifadesini net biçimde ortaya koymuş, gelişmelerin anbean takip edildiğini ve meselenin doğrudan vatan güvenliğiyle bağlantılı olduğunu ilan etmiştir.
Bu duruş bir tereddüdün değil, derin bir hesaplamanın sonucudur.
Türkiye bir yandan Şam yönetiminin ülke hâkimiyetini yeniden tesis etmesini desteklemekte, diğer yandan geniş çaplı bir askeri müdahalenin doğurabileceği risklerden şuurlu biçimde kaçınmaktadır. Zira böyle bir adım, “terörden arınmış Türkiye” hedefi doğrultusunda yürütülen süreci zedeleyebilecek sonuçlar doğurabilir.
Bu denge, Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanı Numan Kurtulmuş’un sözlerinde açık biçimde karşılık bulmuştur. Kurtulmuş, Türkiye’nin gerekli görülmesi hâlinde destek vermeye hazır olduğunu belirtmiş; ancak mücadelenin “tek devlet, tek ordu” anlayışı içinde Suriye ordusu tarafından yürütülmesinin esas olduğunu vurgulamıştır.
Bu ifade, askeri sınırları aşan güçlü bir siyasi mesaj taşımaktadır.
QSD (SDG – YPG): Yalnızlaşan Yapı
Bölgedeki bu yeni tabloda QSD güçleri giderek daralan bir alana sıkışmaktadır. Uzun yıllar Batı ve Amerika desteğine yaslanan bu yapı, değişen dengeler karşısında bölge ülkelerinin artan tepkisiyle yüz yüze kalmıştır.
Ortadoğu’da artık örtülü ayrılık girişimlerine, sözde özerk yapılanmalara ve devlet dışı silahlı oluşumlara karşı açık bir direnç oluşmaktadır.
Bu çerçevede Türkiye Dışişleri Bakanı Hakan Fidan’ın, QSD’nin İsrail ile temas hâlinde olduğuna dair açıklamaları önemli bir kırılma noktasıdır. Fidan, örgüte açık biçimde terör ve ayrılık düşüncesinden vazgeçme çağrısında bulunmuştur.
Bu çıkış, QSD’nin yalnızca mahalli bir unsur olarak değil, bölgeyi aşan hesapların parçası olarak görüldüğünü ortaya koymaktadır. Türkiye’nin bu bağı açık biçimde dile getirmesi, örgütün siyasi ve ahlaki meşruiyetini daha da zayıflatmıştır.
Buna karşılık QSD, kendisini Türk saldırılarının hedefi gibi göstermeye çalışmakta; insansız hava araçlarıyla vurulduğu iddialarını gündeme taşımaktadır. Ancak bu iddialar Ankara tarafından doğrulanmamış, Türkiye ısrarla sahadaki harekâtın Suriye ordusu tarafından yürütüldüğünü ifade etmiştir.
Bu durum, söz konusu söylemlerin daha çok algı mücadelesinin parçası olduğunu göstermektedir.
Neden Doğrudan Müdahale Yok?
Türkiye’nin Halep sahasında doğrudan çatışmaya girmemesi bir geri duruş değil, şuurlu bir konumlanmadır. Ankara bu merhalede “muharip taraf” olmayı değil, denge kuran ve süreci yönlendiren bir konumda kalmayı tercih etmektedir.
Gaye; komşu coğrafyada istikrarı güçlendiren, krizleri derinleştirmeyen bir devlet anlayışını kalıcı hâle getirmektir.
Bu sebeple Türk yetkililer, çatışmalar sürerken dahi 10 Mart tarihinde imzalanan anlaşmanın uygulanmasına dönüş çağrısını tekrarlayıp sürdürmüştür. Bu tutum, askeri sürecin yanında siyasi çözüm kapısının tamamen kapatılmadığını göstermektedir.
Türkiye’ye göre bölgedeki krizler birbirinden kopuk değildir. Benzer usüllerle derinleştirilmekte ve çoğu zaman dış müdahalelerle canlı tutulmaktadır.
Ayrıca geniş çaplı bir Türk müdahalesi, bazı büyük güçlere Suriye’ye yeniden doğrudan girme zemini sunabilir. Bu ihtimal, Ankara’nın dış müdahaleleri azaltmaya dayanan yaklaşımıyla tezat oluşturur.
Bu sebeple Türkiye, desteğini istihbarat, ikmal ve askeri eşgüdümle sınırlı tutmakta; buna karşılık vatan güvenliğine doğrudan bir tehdit oluşması hâlinde kararlı karşılık hakkını mahfuz tutmaktadır.
Hakan Fidan ve Bölgesel Uyanış
Dışişleri Bakanı Hakan Fidan’ın kısa süre önce yaptığı açıklamalar, Türkiye’nin bugünkü yönelişini anlamak bakımından anahtar niteliktedir. Fidan, Yemen’den Sudan’a, Suriye’den Somali’ye uzanan kriz hattını değerlendirirken bölgenin “yüz yıllık derin bir uykudan uyanmakta olduğunu” ifade etmiştir.
Bu yaklaşım, yalnızca bir tespit değil; geleceğe dair kapsamlı bir tasavvurdur.
Bu anlayışa göre bölge meseleleri birbirinden kopuk değildir; çoğu, dış yönlendirmelerle sürdürülmektedir. Kalıcı çözüm ise bölge ülkelerinin kendi aralarında kuracağı dayanışma zemininden geçmektedir.
Türkiye’nin son dönemde Suriye, Libya, Somali ve Sudan ile geliştirdiği ilişkiler, bu bakışın sahadaki karşılığıdır.
Yeni Ortaklık Arayışı
Bu çerçevede dış basına yansıyan bazı bilgiler dikkat çekmektedir. Bloomberg ajansının aktardığına göre Türkiye, Suudi Arabistan ile Pakistan arasında imzalanan ortak savunma anlaşmasına katılma ihtimalini değerlendirmektedir.
Bu anlaşma, taraflardan birine yönelik saldırının diğerine yapılmış sayılmasını esas almaktadır. Böyle bir yapı, yeni bir bölge güvenlik kuşağının çekirdeği olarak görülmektedir.
Türkiye’nin bu yönelişi, Amerika merkezli güvenlik anlayışının zayıfladığına dair yaygın kanaatin bir sonucudur. Ankara, bunun yerine bölge içi dayanışmaya dayanan bir güvenlik hattı kurmayı hedeflemektedir.
Türkiye-Pakistan arasındaki askeri yakınlık ve Türkiye-Suudi Arabistan ilişkilerindeki ortak zemin dikkate alındığında, bu ihtimal sürpriz değil; doğal bir gelişme olarak görülmektedir.
Bu birliktelik hayata geçtiği takdirde, yalnızca Ortadoğu’da değil; Güney Asya ve Afrika Boynuzu’nda da güç dengelerini etkileyebilecek mahiyet taşıyacaktır.
Sonuç
Halep’te yaşananlar, Türkiye’nin kriz yönetiminden yeniden inşa anlayışına geçişini açık biçimde ortaya koymaktadır.
Ankara, Suriye’nin toprak bütünlüğünü desteklerken aynı zamanda şu mesajı net biçimde vermektedir:
Devlet dışı silahlı yapıların devri sona ermektedir. Kalıcı güvenlik, ancak devlet kurumlarının çatısı altında mümkündür.
İslamabad ve Riyad ile örtüşen bu yaklaşım; dış vesayetten uzak, ortak sorumluluk temelli yeni bir bölge anlayışının habercisidir.
Türkiye bu süreçte ne hâkimiyet arayışındadır ne de maceracı bir yol izlemektedir. Üstlenmek istediği rol; paylaşan, dengeleyen ve inşa eden bir duruştur.
Bu sebeple Halep Muharebesi, sınırlı bir askerî hesaplaşma değil; devlet iradesinin imtihan edildiği bir eşik, bölgenin kendi kaderine yeniden yönelme iradesinin sessiz fakat sarsılmaz ispat ve ilanıdır.
Uzun yıllar dışarıdan yönlendirilen karmaşanın ardından bölge, ağır adımlarla da olsa kendi kaderine yeniden yürümektedir.
Ahmed Derviş
Yazının Arapça Aslını Okumak İçin:👇https://albayan.co.uk/Article2.aspx?id=34750
Tercüme: Ahmet Ziya İbrahimoğlu
19.01.2026 – Üsküdar
مرفق رابط المقال لمن أراد قراءته من الموقع 👇
https://albayan.co.uk/Article2.aspx?id=34750
Muhterem Hayrettin Karaman Hocamızın Gönderdiği Not: 👇
Bu üçlü ittifak inşaallah gerçekleşir ve büyür. Ümmetin ihyasına doğru atılan ümit verici adımlar.