Gazze Ehline Allah’tan İkramlar…

Gazze’de Yaşanan Kerametleri Biliyor musunuz?

Yaşlı bir adam bana şöyle anlattı:

Yetim torunlarım ısınsın diye ateş yakmaya çalışıyordum.
Fakat yağmur bardaktan boşanırcasına yağmıştı;
odunlar sırılsıklam olmuş, ateş tutuşmaz hâle gelmişti.

Çocuklar karşımda soğuktan tir tir titriyordu.
Elimde yalnızca birkaç kibrit vardı…
Bir de üzerimdeki elbiseler.

İtiraf edeyim;
aklımdan geçti…
Ceketimi çıkarıp yakmayı düşündüm;
hiç değilse onun ateşiyle ısınsınlar diye.
Ama benim de başka giyeceğim yoktu.

Yaşlı eşime baktım…
Titriyordu, dudakları morarmıştı.
Onu ve çocukları yıpranmış bir örtüyle sardım;
fakat soğuk, hepsinden güçlüydü.

O vakit…
Yağmur suyuyla abdest aldım
ve iki rekât namaz kıldım.

Ellerimi göğe kaldırdım:
“Ya Rabbi, yağmuru ve soğuğu dindir;
bize ummadığımız yerden bir sıcaklık ihsan eyle,”
diye dua ettim.

Yaşlı adam anlatmaya devam etti:

Yemin ederim, yarım saat geçmeden
bir araç çadırımın önünde durdu.

İçinden genç bir adam indi.
Kollarında üç kalın yün battaniye,
bir poşet ekmek,
bir miktar yiyecek
ve bir demet odun vardı.

Beni adımla çağırdı…
Adımı nasıl bildi, hâlâ bilmiyorum.

Dışarı çıktım.
Getirdiklerini bana uzatıp dedi ki:
“Uykumdan uyandırdın beni amca,
Allah seni bağışlasın.”

Hayretle sordum:
“Seni nasıl uyandırmış olabilirim?
Vallahi ben çadırımdan dışarı çıkmadım.”

O genç dedi ki:
“Bir ses duydum; adımla bana seslendi:
‘Kalk ey Mahmud… Evlatlarım donuyor, yetiş onlara.’”

“Gözlerimi açtığımda bir genç karşımdaydı.
‘Sen kimsin?’ dedim.
‘Ben Fadl’ım,’ dedi.
‘Babamın yanına git; çocuklarımı ve annemi ısıt.’”

“Beni onların yanına götür,” dedim.
Arabamla yola çıktık;
yanımda oturuyordu.
Çadırınıza varana kadar…

Sonra bir an yanımda olmadığını fark ettim.
Nereye gittiğini bilemedim.

Zannederim aranızda bir ahit vardı;
seni görmememi murat etti, amca,” dedi.

Adam burada ağladı, dizlerinin üzerine çöktü ve şöyle dedi:
“Fadl benim oğlumdu…
İki yıl önce şehit düştü.”

Sonra devam etti:

“Genç adam önümde diz çöktü, ağlayarak şöyle dedi:
‘Vallahi amca, biraz önce yanımdaydı…
Belki de oğlunun adını kullanarak
beni sana ulaştıran bir başkasıydı.’”

Cebimden Fadl’ın fotoğrafını çıkardım, ona uzattım.
Görür görmez hıçkırarak ağladı
ve yemin etti:
“İşte oydu.”

Sonra başımı öptü;
sanki yalnız kendi kusurunu değil,
hepimizin gafletini itiraf eder gibi dedi ki:

“Beni bağışla amca…
Seni görmeye gelmeliydik;
ama dünya bizi oyaladı…”

Başını eğdi ve şu ayeti tekrarladı:

“Allah yolunda öldürülenlere ‘ölüler’ demeyin.
Bilakis onlar diridirler;
fakat siz bunu idrak edemezsiniz.”

Ardından yeminle şunu söyledi:

“Kız kardeşimin eşi de şehittir.
Şehit düştüğü günden beri
beyaz bir kuş gelir,
evin penceresine konar;
o uyuyana kadar gitmez.

Bize bunun onun ruhu olduğu söylendi;
inanmadık…

Ama bugün inanıyorum amca…
Onlar diridir.
Biz ise bunu fark edemiyoruz.”

Acının dehlizlerinden…

Dr. Nesrin Mansur – 2026
Bu olay, Gazze’nin bağrından çıkmış, yaşanmış bir hadisedir.

Tercüme: Ahmet Ziya İbrahimoğlu
12.01.2026 – Üsküdar

كراماتُ أهلِ غزّة… وما أدراك ما كراماتهم

حدّثني ذلك الكهل، فقال:

جلستُ أوقد النار ليتدفّأ أحفادي الأيتام،
غير أنّ المطر كان قد انهمر بغزارة،
حتى ابتلّ الحطب، فلم يعد يقبل الاشتعال.

كان الصغار أمامي يرجفون من شدّة البرد،
ولم يكن في يدي سوى أعواد كبريت…
وثيابي التي أرتديها.

لا أُنكر أنّي فكّرتُ في ذلك…
فكّرتُ أن أخلع سترتي وأوقدها،
ليتدفّؤوا على نارها،
لكنّي لم أكن أملك غيرها.

نظرتُ إلى زوجتي العجوز،
كانت ترتجف وقد ازرقّت شفاهها.
لحفتُها والصغار بذلك الغطاء المتهالك،
لكنّ البرد كان أقسى من كلّ ذلك.

حينها…
توضّأتُ بماء المطر،
وجلستُ أصلّي ركعتين لقضاء الحاجة.

رفعتُ يديّ إلى السماء،
ودعوتُ الله أن يُمسك المطر والبرد،
وأن يرزقنا دفئًا من حيث لا نحتسب.

ثم قال:

والله ما مكثتُ أكثر من نصف ساعة،
حتى توقّفت سيارة أمام باب خيمتي.

ترجّل منها شاب،
يحمل بين يديه ثلاث أغطية صوفية ثقيلة،
وربطة خبز،
وبعض الطعام،
وحزمة حطب.

ناداني باسمي…
ولا أدري كيف عرفني.

خرجتُ إليه،
فناولني ما معه وقال:
«أيقظتني من نومي يا عمّاه، سامحك الله».

قلتُ متعجّبًا:
وكيف أيقظتني؟
والله ما غادرتُ خيمتي.

قال:
سمعتُ صوتًا يناديني باسمي:
«انهض يا محمود… أبنائي يموتون بردًا، أدركهم».

وحين فتحتُ عيني،
وجدتُ شابًا يقف أمامي.

قلت: من أنت؟
قال: أنا فضل…
اذهب إلى أبي،
ودفّئ أولادي وأمّي.

قلتُ له: خذني إليهم.
فرافقني في سيارتي،
وكان جالسًا إلى جواري،
حتى وصلنا إلى خيمتك.

وحين التفتُّ إلى جانبي…
لم أجده.
ولا أدري أين ذهب.

فقلتُ له:
أظنّ أنّ بينك وبينه عهدًا،
لم يشأ أن تراه يا عمّاه.

فبكى الرجل،
وجثا على ركبتيه،
ثم رفع رأسه وقال:

ابني فضل شهيد منذ عامين.

ثم تابع يقول:

سقط الشاب أمامي على ركبتيه باكيًا، وقال:
والله يا عمّاه، كان معي قبل لحظات…
لعلّه من استخدم اسم ابنك
ليوصلني إليك.

فأخرجتُ من جيبي صورة فضل،
وقدّمتُها إليه.
فلمّا رآها،
خرّ باكيًا،
وأقسم أنّه هو بعينه.

ثم قبّل رأسي وقال:
سامحني يا عمّاه…
كان ينبغي أن نتفقّدك،
لكنّ الدنيا شغلتنا.

ثم أطرق رأسه يردّد قول الله تعالى:

﴿ولا تقولوا لمن يُقتل في سبيل الله أمواتٌ
بل أحياءٌ ولكن لا تشعرون﴾

ثم أقسم لي قائلاً:

إنّ زوج أختي شهيد،
ومنذ يوم استشهاده
يأتي طير أبيض،
ويقف على نافذة بيتها،
ولا ينصرف حتّى تنام.

قالوا لنا:
لعلّه روحه…
لكنّنا لم نصدّق.

أمّا اليوم،
فأنا أصدّق يا عمّاه،
وأؤمن أنّهم أحياء…
ولكنّنا لا نشعر بهم.

من بين أروقة المعاناة
د. نسرين منصور
٢٠٢٦
القصة واقعية ومن قلب غزّة