Evet… Şam’dan gerçekten nefret etmişim!

Bu yazıya, daha önce hiç dile getirmediğim bir itirafla başlıyorum:

Ben Şam’ı hiçbir zaman sevmedim; ne halkını, ne taşlarını, ne de içindeki herhangi bir şeyi…

Halep’te doğdum, orada büyüdüm; başka hiçbir şehri sevmedim, hiçbir zaman şehrimden ayrılmayı ya da başka bir yerde yaşamayı düşünmedim…

Şam’a gittiğimde onu hep kara ve boğucu görürdüm; Baas bayrakları ve iki Esed’in resimleriyle dolu, emniyet bölgeleriyle kuşatılmış, insanların çoğu şeytan yüzlüymüş gibi asık suratlı…

Üniversitesinde okumuş olmama rağmen sokaklarında hiç dolaşmadım; eski mahallelerini, dar sokaklarını tanımadım; orada dostluk bile kurmadım. Derslerim biter bitmez garajlara koşar, sevgilim Halep’e doğru yola çıkardım; şehre girerken havayı içime çeker, denize dönen bir balık gibi rahatladığımı hissederdim…

Bu hâl, Suriye Devrimi patlayana kadar böyle sürdü; ardından Gaziantep’ten başlayıp İstanbul’a uzanan mecburî bir gurbet yolculuğuna savruldum.

Devrimin o yıllarında, içimi daha önce hiç tatmadığım garip bir yetimlik duygusu kapladı. Vatanıma ve şehrime duyduğum hasret zaman zaman beni alt ederdi; bu yetimliği, sevdiğim Halep’i yitirmiş olmama bağladım.

Devrimin son yıllarında, bir gücün Halep’i kurtarıp Türk ya da milletlerarası bir himaye altına almasını diler olmuştuk; böylece gidip görebilelim diye. Yakın vadede bekleyebildiğimiz en büyük umut buydu…

Sonra kurtuluş harekâtı başladı; birkaç saat içinde Halep hürriyetine kavuştu. Fatihleri kaleye çıkıp zaferi ilan etti. O gün kalbim şiddetle çarptı ve içimden şöyle dedim:

“İşte Halep geri döndü; bugün bu yetimlik bitecek.”

Ama büyük şaşkınlık şuydu: Bitmedi.

“Kuşkusuz,” dedim kendi kendime, “henüz Halep’i görmediğim içindir…”

Günler ve geceler boyunca çatışmaların seyrini izledik; ta ki fatihler Şam’a girinceye kadar…

Ebu Muhammed’in girişte secde ettiği o meşhur kare, ardından minbere çıkıp halka hitabı… İşte o an, daha önce hiç tanımadığım tuhaf bir hâl içimi kapladı: Yetimlik duygusu bir anda yok oldu!

Evet, Şam’ın dönüşüyle ansızın silindi. Ne Halep’i ne Şam’ı henüz görmüştüm; fakat şehir geri dönmüştü ve o anda sarsıcı hakikati idrak ettim…

Ben aslında Şam’sız yetimmişim.

Ömrüm boyunca nefret ettiğim o şehir… Meğer bir yıldır farkına varıyormuşum ki o da benim gibi mağdurmuş; onlarca yıl boyunca zorla matem elbisesi giydirilmiş, karaya büründürülmüş. Nefretim şehrin özüne değil; altmış yıl boyunca onun hürmetini ayaklar altına alan, Esedçi–Baasçı–taifeci o iğrenç zümreye imiş!

Ve birdenbire… Şam geri döndü.

Ama uzun yılların ardından yaralı ve yorgun bir hâlde…

Kurtuluştan sonra önce Halep’e gittim; birkaç gün kaldım. Ardından doğruca Şam’a yöneldim. Sokaklarında, mahallelerinde, dar geçitlerinde yürümeye doyamadım; ne araba kiraladım ne de taksiye bindim. Vaktimin çoğunu yürüyerek geçirdim; duvarlarını okşadım, havasını içime çektim… Bu bildiğim Şam değildi. Uzun yıllar toprağın altında kalmış nadide bir cevherdi adeta.

Şam’a mensup olduğunu hissetmek…

Onun heybetiyle, geçmişiyle, ilmiyle, irfanıyla, bağrında yetiştirdiği âlimleriyle bağ kurmak… Hayatımda ilk defa tattığım bir izzet duygusuydu bu. Artık yetim değildim…

Neden şimdi yazıyorum bunları?

Bugün, kurtuluştan sonra, zaman zaman ortaya çıkıp Şam’a dil uzatan, halkının kıymetini eksiltmeye kalkan kimseler görüyoruz. Ne tarih bilirler ne yarını sezerler ne de şehirlerin değerini idrak ederler.

İslam devletinin ilk merkezine ev sahipliği yapan Şam…

Ardından ufukları aşan bir genişlik ve zenginliğe kavuşan o devlet…

Arap ruhunun, tarihte benzeri görülmemiş bir devlet çatısı altında vücut bulduğu Şam…

Resûlullah’ın ashabının bütün Şam diyarını fethettiği; Selahaddin’in, tarihi ve dünyayı değiştiren yürüyüşüne buradan başladığı şehir…

Allah’ın, İsa Peygamber’in nüzul yeri olarak seçtiği; üç mukaddes beldeden biri değil de Şam’ı tercih ettiği belde…

Resûlullah’ın “Şam’a ve halkına müjdeler olsun” buyurduğu; “Rahman’ın melekleri kanatlarını onun üzerine germiştir” dediği; “Allah’ın yeryüzündeki seçkin beldelerinden biri” diye vasfettiği yer…

Hakkında “Allah’ım, Şam’ı ve halkını bize mübarek kıl” diye dua ettiği; “Şam halkı bozulursa sizde hayır kalmaz” buyurduğu diyar…

Bütün bunlar Şam diyarı için geçerliyse, onun incisi ve kalbi olan Dımaşk için ne söylenebilir?

Şam’ın kendisi, özü ve tamamı olan Dımaşk… Nitekim Resûlullah bu manayı teyit ederek buyurmuştur:

“Şam şehirlerinin en hayırlısı Dımaşk’tır.”

Ey cahil Müslüman!

Şam halkını suçluyor, onların değerini küçümsüyorsan bil ki, Resûlullah’ın açık beyanına göre, söylediğinde samimiysen helâke sürüklenirsin!

Ey Suriyeliler umumen, ey Şam’ın yeni idarecileri bilhassa:

Şam’ımızda Allah’tan korkun, Dımaşk’ımızda Allah’tan korkun. Vallahi onu ancak kerim olan yüceltir; onu ancak alçak olan hor görür…

Onu aziz bileni biz de aziz biliriz; onu aşağılayanı ise kıyamet gününe kadar hasım sayarız…

Şam geri dönünce izzetimizi geri aldık; Şam dönünce yetimlik duygusu bizden kalktı.

Ey Şam, ey Şam halkı!

Bir vakit size karşı kusur ettiysek, değerinizi eksilttiysek, bizi bağışlayın…

Ve nihayet:

Ahmed Şevkî’nin şu mısraı abartı değildir:

“Şark’ın izzeti evvela Dımaşk’tır…”

Ben ise şunu ilave ederim:

Hayır, kâinatın izzeti evvela Dımaşk’tır…

Ve fetih günü Kasyun’da durup şöyle diyen ne kadar da haklıydı:

“Dur ey Dımaşk… şimdi dur ey Dımaşk…

Zira bu sana haktır… hem de vakti gelmiş bir hak.”

Samer Kenco

Tercüme: Ahmet Ziya İbrahimoğlu
10.02.2026 – Üsküdar

نعم… لقد كرهتُ دمشق…!

أبدأ مقالتي هذه باعتراف لم أبح به سابقاً، وهو أنني لم أحبّ دمشق يوماً، ولا أهلها، ولا حجارتها، ولا شيئاً فيها…

فأنا ولدت في حلب، ونشأت فيها، ولم أحبّ مدينة سواها، ولم أفكر يوماً بمغادرة مدينتي أو العيش في غيرها…

وكنت إذا زرت دمشق، رأيتها سوداء، مظلمة، مليئة بأعلام البعث وصور الأسدين، وتكثر فيها المناطق الأمنية، ووجوه أغلب من فيها مكفهّرة كأنها وجوه شياطين لا وجوه بشر…

ورغم أنني درست في جامعتها، إلى أنني لم أتمش فيها يوماً، ولم أعرف أحيائها القديمة ولا حواريها، ولم أنشئ حتى صداقات فيها، وكنت إذا أنهيت دروسي توجهت مسرعاً إلى كراجاتها منطلقاً إلى محبوبتي حلب، لأتنفس الهواء مع دخولها وكأنني سمكة عادت إلى بحرها…

⏪ بقي الحال كذلك حتى قامت الثورة السورية، لأضطر بعدها إلى رحلة اغتراب قسري بدأت من غازي عنتاب التركية ثم اسطنبول.

خلال أعوام الثورة تلك، تملكني شعور غريب باليتم، شعور لم أعرفه سابقاً، وكان الحنين إلى موطني ومدينتي يغلبني بين الحين والآخر، فعزوت شعور اليتم ذلك إلى فقداني للمدينة التي أحببت: حلب.

⏪ في سنوات الثورة الأخيرة، صرنا نتمنى أن تتمكن جهة ما من تحرير حلب ووضعها تحت الوصاية التركية أو الدولية، بحيث نستطيع زيارتها، وكان ذلك أقصى ما نتوقعه في القريب المنظور…

⏪ ثم بدأت عملية التحرير، وخلال ساعات فقط تحررت حلب، ثم صعد فاتحها إلى قلعتها وأعلن النصر، خفق قلبي بشدة يومها، وقلت في نفسي:
ها قد عادت حلب، اليوم يزول عني شعور اليتم ذاك.

ولكن المفاجأة الكبرى كانت أنه لم يزل، قلت في نفسي، لعله لأنني لم أزر حلب بعد…

أيام وليالٍ عشر قضيناها بعد ذلك نترقب سير المعارك، حتى دخل الفاتحون دمشق.

ومع الصورة الشهيرة لأبي محمد ساجداً في مدخلها، ثم صعوده المنبر وخطبته في أهلها، تملّكني شعور غريب لم أعرفه سابقاً… لقد زال ذلك الإحساس باليتم..!

نعم زال فجأة بعودة دمشق، لم أزرها بعد، ولم أزر حلب، ولكنها فقط عادت، وحينها علمتُ الحقيقة الصادمة…

💡 لقد كنت يتيماً دون دمشق، تلك المدينة التي كرهتها طيلة عمري، لاكتشف منذ عام فقط أنها ضحيةٌ مثلي، فقد كانت مغـ تصبة طوال عقود من الزمن، متشحةً بالسواد حزناً، وأن نفوري لم يكن من جوهرها، بل كان من عصبة أسدية بعثية طائفية مقيتة انتهكت حرمتها طيلة ستين عاماً!

وفجأة…! عادت دمشق، ولكنها عادت جريحة متعبة بعد تلك السنين.

💚 بعد التحرير زرت حلب، قضيت فيها أياماً، ثم أسرعت إلى دمشق، لم أملّ من المشي في شوارعها، وأحيائها وحاراتها، لم أستأجر سيارة ولم أركب سيارة أجرة، وقضيت معظم وقتي ماشياً أتلمس جدرانها وأشتم هوائها، إنها ليست دمشق التي أعرف، وإنما هي جوهرة ثمينة بقيت مدفونة طيلة تلك السنين.

شعور غريب ذلك أن تشعر أنك تنتمي لمدينة بعظمة دمشق، بتاريخها، بثقافتها، بعلمائها، بكل ما فيها، إنه شعور عزٍ لم أعرفه في حياتي، فها أنا ذا… لم أعد يتيماً…

⚠️ لماذا أكتب هذا الآن…؟
اليوم وبعد التحرير، يخرج علينا بين الحين والآخر من يتطاول على دمشق وينتقص من قدر أهلها، أناسٌ جهّال حمقى، لم يقرأوا التاريخ ولا يرون المستقبل، ولا يعرفون قدر المدن.

دمشق التي بدأت منها دولة الإسلام الأولى بعد الخلافة الراشدة، ثم بلغت ما بلغت من اتساع وازدهار.
ودمشق تلك التي بدأت منها روح العروبة في دولةٍ لم يعرف العرب لها مثيلاً في التاريخ…

دمشق تلك التي بدأ منها صحابة الرسول فتح الشام بأسرها، ومنها انطلق صلاح الدين في رحلته التي غيّرت التاريخ ووجه العالم…

دمشق التي سينزل فيها نبي الله عيسى، وقد اختارها الله له، ولم يشأ أن يكون ذلك في إحدى البقاع المقدسة الثلاث…

دمشق التي قال فيها رسول الله: طوبى للشام وأهلها، وقال فيها: إن ملائكة الرحمن باسطة أجنحتها عليها، ثم وصفها بأنها خيرة الله من أرضه.

دمشق التي قال الرسول في أهلها، بارك الله لي في الشام وأهلها، وقال فيها: إذا فسد أهل الشام فلا خير فيكم…

وإذا كان ذلك في أرض الشام عامة، فكيف بدرّة الشام وقلبها، دمشق، التي هي الشام نفسها، وهي الشام عينها، بل هي الشام كله، وقد أكد الرسول ذلك المعنى فقال: دمشق من خير مدائن الشام…

❗ أيها المسلم الجاهل، أتتهم أهلَ دمشق وتنتقص من شأنهم، أما علمت أنك إذاً هالكٌ إن صدقت فيما قلت، وذلك بنص حديث رسول الله…!

🛑 أيها السوريون عموماً، ويا حكام دمشق الجدد خاصة:
اتقوا الله في شامنا، اتقوا الله في دمشقنا، فوالله ما أكرمها إلا كريم، وما أهانها إلا لئيم…

من أعزّها أكرمناه، ومن أهانها فهو خصيمنا إلى يوم الدين…

✅ لقد استعدنا كرامتنا إذا عادت دمشق، ولقد زال عنا شعور اليتم إذ عادت دمشق.

فيا دمشق وأهل دمشق: سامحونا إن قصرنا في حقكم يوماً أوانتقصنا من قدركم…

وأخيراً:
لعله لم يبالغ أحمد شوقي إذ قال يوماً:
وعز الشرق أوله دمشقُ…

إلا أنني أزيد فأقول:
بل عز الكون أولّه دمشقُ…

ولقد صدق من وقف يوم الفتح على قاسيون قائلاً:

قفي يا دمشق… الآن قفي يا دمشق…

فقد حُقّ لكِ ذلك… بل، وآن أوانه…

سامر كنجو