Devrimden Önce Humeyni… Ağırlığı Olmayan Bir Din Adamı: Lider Nasıl İmal Edildi?

Hikâyenin Aslı…

Ruhullah Humeynî” adı, sokaklarda taşınan bir simgeye dönüşmeden ve koca bir devrim onun şahsında özetlenmeden önce, Şiî din kurumu merdiveninde sıradan bir konumda duran bir kişiydi. Ne müstesna bir mevkiye sahipti, ne geniş halk kitlelerinde karşılığı vardı, ne de onu önde gelen merciiler arasına taşıyacak bir fıkıh alimi ağırlığı bulunuyordu…

Bu, çoğu zaman bilinçli biçimde örtbas edilmiş bir tarih gerçeğidir; zira efsaneler, kenarda köşede başlayan hikâyeleri sevmez.

Gerçek şudur ki:
Humeynî, parlatılmadan önce ne en yüce merci idi, ne “en bilgili” sayılıyordu, ne de etkili bir fıkıh çizgisinin sahibiydi.
Aksine, gerek Kum’da gerek Necef’te ilmî bakımdan kendisinden daha köklü, dinî yapı içinde daha fazla kabul gören pek çok isim vardı…

Ne var ki lider, bunların arasından değil; bilâkis kenardan seçildi.

Bunun sebebi, derin siyasetin mantığında son derece açıktır:
Büyük güçler, “ilimce en güçlü” olanı değil, kullanılmaya en elverişli olanı arar.

Humeynî’yi ileride kendisine verilecek role uygun kılan üç temel vasıf vardı:
• Kitleleri harekete geçirmeye elverişli, sade bir din dili
• Büyütülmeye müsait, çatışmacı ve halkçı bir eğilim
• Dış himayeye karşı onu koruyacak bağımsız bir nüfuz ağından yoksun oluşu

Güçlü bir kurumsal yapıya bağlı değildi; kökleşmiş bir dinî çevre tarafından kuşatılmamıştı. Bu da onu yeniden şekillendirmeye daha açık hâle getiriyordu.

Siyaset sosyolojisinde Max Weber, bu tür dönüşümü “imal edilmiş karizma” kavramıyla açıklar.
Zira karizma her zaman şahsî bir cevherden doğmaz; medya araçları, uygun bağlam ve siyasi boşluk bir araya geldiğinde üretilebilir.

İran’da yetmişli yılların sonlarında bu boşluk fazlasıyla mevcuttu…
İşte gerçek dönüşüm tam da burada başladı.

Humeynî ne Kum’da üretildi ne de Necef’te parlatıldı; asıl büyütülme süreci Paris’te gerçekleşti.

Necef’ten ayrılışı sıradan bir gelişme değil, bilinçli bir yeniden dolaşıma sokma hamlesiydi. Daha önce sesi sınırlı kasetlerle duyulan bir kişi, bir anda Avrupa’nın merkezinden dünyaya hitap eder hâle geldi.

Neauphle-le-Château bir sürgün yeri değil, bir kürsüydü.
Bir yalnızlık mekânı değil, yumuşak bir harekât odasıydı.

Orada, suret hakikatten ayrıldı…
Batı medyası, Orta Doğu’daki din adamlarına genellikle dar bir alan tanırken, Humeynî’ye geniş kürsüler açtı; onu “İran halkının sesi” olarak sundu. Oysa İran sokağı, daha örgütlü ve daha görünür pek çok siyasi hareketle doluydu.

Bu safhada sol çevreler dışlandı, milliyetçiler yıpratıldı, özgürlükçüler ise geçici biçimde denetim altına alındı.

Humeynî ise “temiz alternatif” olarak sunuldu:
• Karmaşık bir siyasi geçmişten yoksun
• Dış dünyayı tedirgin edecek bağlardan uzak
• Sınırları denetlenebilir bir din diliyle konuşan biri

Batı karşıtlığı, engel değil; bilakis bir araçtı.
Zira ölçüsü ayarlanmış sert söylem, popülerliği artırır; bağları koparmaz.

Onu kuşatan Batılı övgü dalgası işte bu yüzden ortaya çıktı.
Düşünürler ve felsefeciler, onda gerçekte olanı değil, görmek istediklerini gördüler.
Fikri hayaller, özü itibarıyla bir düşünce projesi değil, bir iktidar düzeni olan bir şahsiyetin üzerine yansıtıldı.

Yanılgının boyutu sonradan anlaşıldığında ise özür gecikmişti; zira görev tamamlanmıştı.

Humeynî, en güçlü olduğu için değil; bağımsızlığı en zayıf olduğu için seçildi.
Bu nokta belirleyicidir: Kendi ayakları üzerinde duran sağlam bir tabanı olmayan lider, imajını inşa edenlere daha fazla muhtaç olur.

Tahran’a döndüğünde yanında bir devlet tasarımı, bir iktisat anlayışı ya da kurumsal bir düzen fikri yoktu. Elinde olan, hâkimiyet projesiydi: İlk safhası baskıyla yürütülen, sonraki aşaması toplumun yeniden yoğrulmasıyla tamamlanan bir süreç…

İşte lider böyle üretildi:
Kurumsal yapının tepesinden değil, kenarından.
İlmî üstünlükten değil, siyasi elverişlilikten.
Uzlaşıdan değil, boşluktan.

Ve en mühim nokta:
Humeynîcilik, tamamlanmış bir devrim olarak değil; uygun bir anda, uygun bir kişiye tevdi edilmiş bir görev olarak başladı.

İhsan el-Fakîh
Humeynî… Hikâyenin Aslı
(Henüz yayımlanmamış bir kitap)

Tercüme: Ahmet Ziya İbrahimoğlu
15.01.2026 – Üsküdar

Mütercimin Notu:👇
Bu senaryo biz Türkler için de çok tanıdık bir senaryoya benzemiyor mu? Osmanlı Cihan Devletinin yıkılması ve Cumhuriyetin kurulması sürecini bu gözle bakıp incelerseniz bir çok hassas ve ince noktalar yakalayabilirsiniz. Ben bir deneme yaptım; işte o denemem:👇

Bir Cihan Devletinin Enkazından Yeni Merkezî Güce:

M. Kamal Nasıl Öne Çıkarıldı?

1. Başlangıç: Ne efsane, ne sıradanlık masalı

M. Kamal, Cumhuriyet öncesinde Osmanlı Cihan Devleti’nin askerî kadroları içinde öne çıkan bir merkez figür değildir.
Ne devlet idaresinde belirleyici bir mevkiye sahiptir, ne de karar verici çekirdeğin asli unsurları arasındadır.

Askerî tahsili vardır, cephe tecrübesi vardır, disiplinli bir subaydır; ancak bunlar onu tabiatıyla merkezde konumlandıran vasıflar değildir.
Cihan Devleti’nin son devrinde bu vasıflara sahip pek çok subay mevcuttur.

Dolayısıyla başlangıç noktası şudur:

M. Kamal, merkezin sahibi değil; merkeze yakın fakat ikinci halkada yer alan bir isimdir.

Bu tespit, senaryonun temel taşıdır.

2. Çöküş devresi: Otorite dağılırken alan açılması

1918 sonrasında tablo açıktır:
• Devlet düzeni çözülmektedir
• Saray kudret kaybetmiştir
• Ordu dağınık hâldedir
• Taşrada farklı direnç odakları oluşmuştur
• Toplum yorgun, yön arayışındadır

Bu şartlarda belirleyici olan şudur:
Kudretin zayıflaması, yeni bir merkez arayışını doğurur.

Bu arayış, en güçlü olanı değil; en az engelle ilerleyebilecek olanı öne çıkarır.

M. Kamal’in burada dikkat çeken vasfı şudur:
Ne güçlü bir askerî çevreye dayanır, ne sarayla iç içedir, ne de taşrada kökleşmiş bir nüfuz halkası vardır.

Bu durum onu kırılgan kılar; fakat aynı zamanda yeniden biçimlendirmeye açık hâle getirir.

3. Yetkiyle sahaya sürülüş: Samsun bir destan değil, bir eşiktir

Samsun’a gönderiliş, tek başına başlatılmış bir kurtuluş hamlesi değildir.
Bu, çöken Cihan Devleti’nin son düzen kurma teşebbüslerinden biridir.

Merkezin, Anadolu’yu tamamen kaybetmemek için:
• Yetki vermesi
• Görev tanımı yapması
• Hesaplanabilir bir subayı

sahaya sürmesi sağlanmıştır.

M. Kamal bu iş için uygundur çünkü:
• Aşırı güçlü değildir
• Bağımsız bir çevreye sahip değildir
• Geri çağrılabilir sanılmaktadır

Bu safhada yapılan şey bir kumar değil, kontrollü bir denemedir.

4. Merkezleşme süreci: Rol şahsı büyütür

Anadolu’daki dağınık unsurlar zamanla tek bir hat etrafında toplanır.
Bu toplanma kendiliğinden değildir:
• Rakip önderler devre dışı bırakılır
• Farklı yönelimler bastırılır
• Zaferler tek bir isimle özdeşleştirilir
• İtibar, tedricen tek elde yoğunlaşır

Bu noktadan sonra artık kişi değil, rol belirleyicidir.
Rol büyüdükçe şahıs da büyür.

Ortaya çıkan kudret, tabii bir yükseliş değil;
şartların zorlamasıyla örülmüş bir merkezîleşmedir.

5. Yeni düzen: Devamlılık değil, sert bir kopuş

Kurulan yapı, Cihan Devleti’nin devamı değildir.
Daha dar, daha sıkı denetlenen, askerî disipline ve hukukî çerçeveye yaslanan yeni bir düzendir.

Bu düzenin ayakta kalması için:
• Farklı sesler susturulur
• Alternatif yollar kapatılır
• Tek yönlü bir çerçeve kalıcı hâle getirilir

Bu, şahsî hırsla açıklanamaz.
Bu, kurucu kudretin tabiatıdır.

6. Lozan: Merkezî gücün mühürlenmesi

Oluşturulan bu yeni merkezî yapı, Lozan ile ete kemiğe büründürülmüştür.
Lozan, yalnızca bir masa mutabakatı değil;
Cihan Devleti’nin tasfiyesi üzerine kurulan yeni yapının dış dünya tarafından tanınmasıdır.

Bu safhada şunu görmek gerekir:
Dün bu tür senaryoları yazan ve uygulayan güç Büyük Britanya (İngiliz) kudreti idi.
Bugün ise benzer düzen kurma hamleleri Siyonizm ve Amerika Birleşik Devletleri eliyle yürütülmektedir.

Aktörler değişmiş, söylem değişmiş;
fakat kurma yöntemi değişmemiştir.

7. Son hüküm: Deha değil, uygunluk

Bu senaryo şunu söyler:

M. Kamal, tarihin en büyük askerî zekâsı olduğu için değil; Cihan Devleti’nin çözüldüğü anda, en az dirençle merkezleştirilebilecek isim olduğu için öne çıkarılmıştır.

Sonrasında rol şahsı aşmış,
şahıs da rolün gereğini yerine getirmiştir.

Kapanış

Burada anlatılan şey ne yüceltme ne de yerme çabasıdır.
Bu, gücün nasıl üretildiğini gösteren sert bir çerçevedir.

Evet; açıkça görülmektedir ki:
Sistem aynıdır.
Sahne aynıdır.
Yalnızca fail ve ifade üslûbu değişmiştir.

Hazırlayan: Ahmet Ziya İbrahimoğlu
15.01.2026 – Üsküdar

ترجمة من التركية إلى العربية: 👇

الخميني قبل الثورة
رجل دين بلا وزن… كيف صُنِع الزعيم؟
أصل الحكاية …

قبل أن يتحوّل اسم “روح الله الخميني” إلى أيقونة تُرفع في الشوارع، وتُختزل به ثورة بأكملها، كان رجلا عاديا في سُلّم المؤسسة الدينية الشيعية، بلا مكانة استثنائية، وبلا حضور جماهيري واسع، وبلا ثقل فقهي يجعله في صدارة المراجع….

هذه حقيقة تاريخية كثيرا ما جرى طمسها، لأن الأساطير لا تُحب البدايات الهامشية.

والحقيقة تقول:
إن الخميني، قبل تضخيمه، لم يكن مرجعا أعلى، ولم يكن الأعلم، ولم يكن صاحب مدرسة فقهية مؤثرة…
بل إن الحوزة، سواء في قُم أو في النجف، كانت تعج بأسماء أكثر رسوخا منه علميا، وأكثر قبولا داخل المؤسسة الدينية…

ومع ذلك، لم يُصنع الزعيم من بين هؤلاء، بل صُنع من الهامش.

والسبب بسيط في منطق السياسة العميقة:
القوى الكبرى لا تبحث عن “الأقوى علما” ، بل عن الأكثر قابلية للتوظيف…

الخُميني امتلك ثلاث خصائص جعلته مرشحا مثاليا للدور الذي سيُسند إليه لاحقا:
-خطاب ديني بسيط يمكن تحويله إلى أداة تعبئة
-نزعة شعبوية صدامية قابلة للتضخيم
-وافتقار إلى شبكة نفوذ مستقلة تحميه من الرعاية الخارجية….
لم يكن أسير مؤسسة قوية، ولا محاطا بمرجعية راسخة، وهو ما جعله أكثر مرونة في إعادة التشكيل.

في علم الاجتماع السياسي، يشرح “ماكس فيبر” هذا النوع من التحوّل حين يتحدث عن ؛الكاريزما المصنّعة”…
فالكاريزما ليست بالضرورة نتاجا ذاتيا، بل يمكن صناعتها حين تتوافر أدوات الإعلام، والسياق، والفراغ السياسي….
والفراغ كان حاضرا بقوة في إيران أواخر السبعينيات….
هنا يبدأ التحوّل الحقيقي…..

الخميني لم يُصنع في قُم، ولم يُلمّع في النجف، بل جرى تضخيمه في باريس…

خروجه من النجف لم يكن مجرّد حدث عابر، بل خطوة محسوبة في مسار إعادة التدوير…. فالرجل الذي كان صوته محصورا في أشرطة محدودة، صار فجأة يتحدث إلى العالم من قلب أوروبا.

نويل لوشاتو لم تكن منفى، بل مِنصّة….
لم تكن عزلة، بل غرفة عمليات ناعمة. …
هناك، فُصِّلَت الصورة عن الحقيقة…
الإعلام الغربي، الذي لم يكن يمنح رجال الدين في الشرق الأوسط سوى هامش ضيق، فتح للخميني المنابر، وصاغه بوصفه “صوت الشعب الإيراني”، رغم أن الشارع الإيراني كان يعج بقوى سياسية أكثر تنظيما، وأكثر حضورا.

في تلك المرحلة، جرى تهميش اليسار، وتشويه القوميين، واحتواء الليبراليين مؤقتا.

أما الخميني، فتم تقديمه كـ “البديل النظيف”:
-بلا ماضٍ سياسي مُعقّد
-بلا تحالفات تُقلِق الخارج
-وبخطاب ديني يمكن التحكم في سقفه….

العداء المُعلن للغرب لم يكن عائقا، بل أداة….
فالخطاب الصِدامي، إذا كان مضبوط الإيقاع، يزيد الشعبية ولا يقطع الخيوط…

هذا ما يُفسّر موجة التمجيد الغربية التي أحاطت به…
فلاسفة ومفكرون رأوا فيه ما أرادوا رؤيته، لا ما كان عليه فعليا…
لقد جرى إسقاط أوهام فكرية على رجل لم يكن مشروعا فكريا بقدر ما كان مشروع سلطة….
وحين تبيّن لاحقا حجم الخطأ، جاء الاعتذار متأخرا، بعد أن أُنجِزَ الدور.

الخميني لم يُختَر لأنه الأقوى، بل لأنه الأضعف استقلالا….
وهذه النقطة مفصلية….. فالقائد الذي لا يمتلك قاعدة ذاتية صلبة، يكون أكثر اعتمادا على من يصنع صورته….
وحين عاد إلى طهران، لم يحمل مشروع دولة، ولا رؤية اقتصادية، ولا تصورا مؤسساتيا، بل مشروع سيطرة، تُدار فيه المرحلة الأولى بالقمع، وتُستكمل لاحقا بإعادة تشكيل المجتمع…..

هكذا صُنِعَ الزعيم:
لا من قمة المؤسسة، بل من هامشها.
لا من التفوق العلمي، بل من القابلية السياسية.
لا من الإجماع، بل من الفراغ….

والأهم:
هكذا بدأت الخمينية، لا كثورة مُكتملة، بل كوظيفة أُسنِدت لرجل مناسب، في لحظة مناسبة.

إحسان الفقيه
الخُميني…. أصل الحكاية
كتاب لم يُنشر بعد

ملاحظة المترجم:👇
ألا يبدو هذا السيناريو مألوفًا لنا نحن الأتراك أيضًا؟
إذا نظرنا إلى مرحلة انهيار الدولة العثمانية العالمية وتأسيس الجمهورية من هذه الزاوية، أمكننا أن نلتقط كثيرًا من النقاط الحسّاسة والدقيقة.
لقد حاولتُ القيام بمحاولةٍ تأملية في هذا السياق؛
وها هي تلك المحاولة بين أيديكم:👇

من أنقاض دولةٍ عالمية إلى قوةٍ مركزية جديدة:

كيف تم إبراز م. قمال؟

  1. البداية: لا أسطورة ولا حكاية تفاهة
    لم يكن م. كمال قبل قيام الجمهورية شخصيةً مركزية بارزة داخل التشكيل العسكري للدولة العثمانية العالمية.
    لم يكن صاحب موقع حاسم في إدارة الدولة، ولا من صميم الحلقة التي كانت تصنع القرار.

كان ذا تعليم عسكري، وله خبرة ميدانية، ومنضبطاً في سلوكه، غير أن هذه الصفات لم تكن كافية بطبيعتها لتضعه في مركز القيادة.
ففي أواخر عهد الدولة العالمية، وُجد كثير من الضباط الذين يحملون الصفات نفسها.

وعليه فإن نقطة الانطلاق هي:

لم يكن م. قمال صاحب المركز، بل اسماً قريباً منه، في الحلقة الثانية.

وهذه هي حجر الأساس في هذا السيناريو.

  1. مرحلة الانهيار: حين يتفكك السلطان ويتّسع المجال
    بعد عام 1918 كان المشهد واضحاً:

    • النظام العام يتفكك
    • البلاط يفقد هيبته
    • الجيش في حالة تشتت
    • تتكوّن في الأناضول بؤر مقاومة متفرقة
    • المجتمع مرهق ويبحث عن اتجاه

في مثل هذه الظروف يبرز عامل حاسم:
ضعف السلطة يفتح الباب للبحث عن مركز جديد.

وهذا البحث لا يقدّم الأقوى، بل:
الأقل اصطداماً بالعوائق.

وكان ما يميّز م. قمال في هذه المرحلة أنه:
• لا يستند إلى كتلة عسكرية صلبة
• ليس ملتصقاً بالبلاط
• لا يملك نفوذاً راسخاً في الأطراف

وهذا جعله هشّاً من جهة،
ومهيّأً لإعادة التشكيل من جهة أخرى.

  1. الدفع إلى الميدان بصلاحيات: سامسون عتبة لا ملحمة
    لم يكن إرساله إلى سامسون بداية ملحمة خلاص منفردة.
    بل كان إحدى آخر محاولات الدولة العالمية المنهارة لضبط المشهد.

سعت القيادة إلى عدم خسارة الأناضول كلياً عبر:
• منح صلاحيات
• تحديد مهمة
• إرسال ضابط يمكن حساب خطواته

وكان م. قمال مناسباً لذلك لأنه:
• ليس شديد القوة
• لا يملك دائرة مستقلة
• كان يُظن أنه قابل للاستدعاء

ما جرى هنا لم يكن مغامرة، بل محاولة محسوبة.

  1. مسار التمركز: الدور يكبّر الشخص
    تجمّعت العناصر المتفرقة في الأناضول مع الزمن حول خط واحد.
    ولم يكن هذا التجمّع عفوياً:
    • أُبعد القادة المنافسون
    • قُمعت التوجهات المختلفة
    • نُسبت الانتصارات إلى اسم واحد
    • تكدّست الهيبة تدريجياً في يد واحدة

منذ هذه اللحظة لم يعد الشخص هو المحدِّد، بل الدور.
ومع اتساع الدور، اتّسعت صورة الشخص.

القوة الناتجة لم تكن صعوداً طبيعياً،
بل تمركزاً فُرضته الظروف.

  1. النظام الجديد: قطيعة حادة لا امتداداً
    لم يكن البناء الجديد امتداداً للدولة العالمية.
    بل نظاماً أضيق، أشد ضبطاً،
    يقوم على الانضباط العسكري والإطار القانوني.

ولكي يستمر هذا البناء:
• أُسكتت الأصوات المختلفة
• أُغلقت المسارات البديلة
• فُرض إطار واحد دائم

وهذا لا يُفسَّر بطموح فردي،
بل بطبيعة القوة المؤسسة.

  1. لوزان: تثبيت القوة المركزية
    هذا المركز الجديد اكتسب شكله الكامل عبر لوزان.
    فلم تكن لوزان مجرد اتفاق،
    بل اعترافاً خارجياً بالبنية التي نشأت على أنقاض الدولة العالمية.

وهنا يجب التنبه إلى ما يلي:
بالأمس كانت القوة التي تكتب مثل هذه السيناريوهات وتنفّذها هي القدرة البريطانية،
واليوم تُدار عمليات مشابهة عبر الصهيونية والولايات المتحدة الأمريكية.

تبدّلت الأسماء، وتغيّر الخطاب؛
لكن آلية الصنع بقيت واحدة.

  1. الخلاصة: ليس عبقرية بل ملاءمة
    يقول هذا السيناريو بوضوح:

لم يتم إبراز م. كمال لأنه أعظم عقل عسكري،
بل لأنه في لحظة تفكك الدولة العالمية
كان الاسم الأكثر قابلية للتمركز بأقل مقاومة.

ثم تجاوز الدورُ صاحبه،
فصار صاحبُه أداةً لتحقيق متطلباته.

الخاتمة
ما ورد هنا ليس تمجيداً ولا انتقاصاً،
بل كشفٌ لطريقة إنتاج القوة.

نعم؛ بوضوح:
السيناريو واحد.
المسرح واحد.
وما تغيّر هو الممثل والخطاب فقط.

إعداد: أحمد ضياء إبراهيم أوغلو
١٥ / ٠١ / ٢٠٢٦ م – أوسكودار