Tebliğde Usul: Hak Sözü Hikmetle Söylemek İncelik ve Hassasiyet İster

Giriş

İslâm, yalnızca doğruyu bildiren bir din değil; doğruya hangi usulle davet edileceğini de öğreten ilahî bir nizamdır. Bu sebeple tebliğ faaliyeti, yalnızca bilginin aktarımı olarak değil; usul, üslup, zaman ve muhatap dengesi gözetilerek yerine getirilmesi gereken bir emanet olarak değerlendirilmelidir. Hak sözün mahiyeti kadar, bu sözün hangi yolla sunulduğu da tebliğin bereket ve tesirini belirleyen temel unsurlardandır.

Kur’ân-ı Kerîm’de davetin “hikmet”, “güzel öğüt” ve “en güzel biçimde mücadele” ile yapılmasının emredilmesi¹, tebliğin yalnızca muhteva üzerinden değil, usul üzerinden de sorumluluk taşıdığını açık biçimde ortaya koymaktadır.

  1. Tebliğin Mahiyeti

Tebliğ, insanları zorla yönlendirme veya inanç dayatma faaliyeti değildir. Bu vazife, ilahî mesajın muhataba ulaştırılmasıyla sınırlıdır. Hidayetin neticesi ise bütünüyle Allah’ın takdirindedir. Nitekim Kur’ân’ı Kerim’de Hz.Peygamber’e hitaben:

“Sen onların üzerinde bir zorba değilsin.”²

buyrularak tebliğ ile baskı arasındaki sınır kesin biçimde çizilmiştir.

Bu yönüyle tebliğ, neticeye değil vazifeye odaklanan bir sorumluluktur.

  1. Usul Bilgisi Kavramı

Usul bilgisi, neyin söyleneceğinden önce nasıl söyleneceğini bilme yetkinliğidir. Bu bilgi yalnızca ilim birikimine değil, hikmet idrakine dayanır. Aynı hakikat, farklı zamanlarda ve farklı muhataplara aynı şekilde sunulamaz.

İslâm düşünce geleneğinde usul, nassın gayesini gözetme bilinci olarak ele alınmış; lafzın ötesinde anlam, hikmet ve maslahat dikkate alınmıştır³. Bu sebeple usul bilgisi, tebliğin ruhunu teşkil eder.

  1. Davete Nereden Başlanacağını Bilmek

Tebliğin en hassas yönlerinden biri, muhataba nereden başlanacağını tayin edebilmektir. Her insanın bilgi seviyesi, yaşadığı tecrübe, taşıdığı kırgınlık ve içinde bulunduğu zihnî zemin farklıdır.

Resûlullah’ın tebliğ yolu incelendiğinde, davetin önce tevhid bilinciyle başlatıldığı, ardından ahlâk inşasıyla derinleştirildiği ve yükümlülüklerin kademeli biçimde sunulduğu görülür. Bu usul, fıtratla uyumlu bir dengeyi yansıtmaktadır.

  1. Hakikat ile Sertlik Arasındaki Ayrım

Hak söz ile sert üslup aynı şey değildir. Kur’ân’ı Kerim hakikatin tebliğinde nezaketin belirleyici bir ölçü olduğunu açık biçimde ortaya koyar:

“Eğer kaba ve katı yürekli olsaydın, etrafından dağılır giderlerdi.”

Bu ayet, tebliğde sertliğin değil hikmetin esas alındığını göstermektedir. Zira sertlik çoğu zaman bilginin değil nefsin yansımasıdır.

  1. Üslubun Tebliğdeki Yeri

Nebevî Tebliğden Müşahhas Bir Misal

Tebliğde üslubun belirleyici rolü, Resûlullah’ın günlük hayatındaki uygulamalarda açık biçimde görülmektedir. Bu hususa dair dikkat çekici örneklerden biri, uzun yıllar Peygamberimizin hizmetinde bulunan Enes b. Mâlik (ra) ile yaşanan hadisedir.

Rivayete göre Resûlullah ﷺ, henüz çocuk yaşta olan Enes’i bir ihtiyacı için göndermiş; Enes ise yolda çocuklarla oyuna dalarak gecikmiştir. Peygamberimiz bu durumu fark ettiğinde ona:

“— Ya Enes, seni gönderdiğim yere gittin mi?”

diye sormuştur.

Bu hitapta dikkat çekici bir incelik vardır. Resûlullah ﷺ:

  • “Niçin gitmedin?” diyerek itham edici bir dil kullanmamış,
  • Kusur arayan değil, imkân tanıyan bir soru yöneltmiş,
  • Muhatabının onurunu zedeleyecek herhangi bir söz söylememiştir.

Bu nezih üslup karşısında Enes b. Mâlik (ra):

“— Hemen gidiyorum yâ Resûlallah.”

şeklinde cevap vermiştir. Dikkat çekicidir ki Enes, “gittim” ya da “gitmedim” demek yerine, doğruluğu ve sorumluluğu birlikte ifade eden bir cevap vermiştir. Bu durum, merhamet temelli bir hitabın muhatapta savunma değil, samimiyet doğurduğunu göstermektedir.

Resûlullah ﷺ ise bu cevaba karşılık yalnızca:

“— Öyleyse gecikme.”

buyurmuştur. (Kaynak: Müslim, Fedâʾilü’s-Sahâbe, 54; Ahmed b. Hanbel, el-Müsned, III, 127.)

Bu kısa ifade ne bir azarlama ne de bir tehdit ihtiva etmektedir. Emir bile nezaketle dile getirilmiş, görev hatırlatması insan onurunu incitmeden yapılmıştır.

Bu sahne, tebliğin sertlik ve baskı ile değil; güven, edep ve merhamet ile nasıl kök saldığını açık biçimde ortaya koymaktadır.

Üslup, sözün taşıyıcısıdır. Aynı ifade, farklı bir üslupla ya diriltici ya da incitici hâle gelebilir. Tebliğ dilinde hor görme, suçlama ve küçültücü hitap biçimleri muhatabı hakikatten uzaklaştırmaktadır.

İslâm ahlâkında insanın onuru korunması gereken temel bir değerdir. Bu sebeple tebliğ dili, insanı küçülten değil; fıtratını onaran bir vasıf taşımak zorundadır.

  1. Merhamet ve Hikmet İlişkisi

Merhamet, tebliğin zayıflığı değil özüdür. Peygamberlerin ortak vasfı, muhataplarına karşı şefkatle yaklaşmalarıdır. Kur’ân’ı Kerim, Hz. Peygamber’i “âlemlere rahmet” olarak tanımlamıştır⁶.

Bu bakımdan, merhametten yoksun bir davet anlayışı nebevî çizgiden uzaklaşma anlamı taşımaktadır.

  1. Usulsüz Tebliğin Doğurduğu Sonuçlar

Usul gözetilmeksizin yürütülen tebliğ faaliyetleri üç temel zarara yol açmaktadır:
1. Hakikatin temsilcisine duyulan güven zedelenir.
2. Din dili sertlik ve öfke ile özdeş hâle gelir.
3. İnsanlar dinin özünden değil, temsil biçiminden uzaklaşır.

Bu nedenle birçok İslâm âlimi, yanlış usulle yapılan nasihatin bazen susmaktan daha zararlı olabileceğini ifade etmiştir⁷.

  1. Davet ile Mücadele Arasındaki Denge

Her hata bir çatışma alanı değildir.
Her muhatap bir hasım değildir.

Tebliğ dili sürekli mücadele zemininde kurulduğunda davet vasfını kaybederek savunma refleksine dönüşür.

Nebevî yol; vakar, sabır ve süreklilik üzerine kuruludur. Hakikat, çatışmayla değil örnek olmakla kök salar.

Sonuç

Tebliğ, yalnızca hak sözü dile getirmek değil; bu sözü hikmetle, edep ile ve sorumluluk bilinciyle taşımaktır. Usulden yoksun bir davet, doğruyu bile yaralayıcı hâle getirebilir.

Bu sebeple tebliğ ehli için asıl imtihan, doğruyu bilmekten önce doğru yolu muhafaza edebilmektir. Zira hakikat, ancak hikmetle birleştiğinde gönüllere ulaşır.

Hazırlayan: Ahmet Ziya İbrahimoğlu
24.01.2026 – Üsküdar

Dipnotlar:
1. Nahl 16/125
2. Kāf 50/45
3. Şâtıbî, el-Muvâfakāt, I, 25–30
4. Buhârî, İman, 1; Müslim, İman, 19
5. Âl-i İmrân 3/159
6. Enbiyâ 21/107
7. Gazâlî, İhyâʾu Ulûmi’d-Dîn, c. I, Âfâtü’l-lisân ve’s-samt bahisleri

ترجمة من التركية إلى العربية: 👇

منهج الدعوة: قول الحق بالحكمة يقتضي دقةً وحساسية

المقدمة

الإسلام ليس ديناً يكتفي ببيان الحق فحسب، بل هو منظومة إلهية تُعلِّم كذلك الطريقة التي يُدعى بها إلى الحق. ومن هذا المنطلق، فإن مهمة الدعوة لا تُعد مجرد نقلٍ للمعلومة، بل هي مسؤولية شرعية تُؤدَّى في ضوء مراعاة المنهج، وأسلوب الخطاب، والزمان، وحال المخاطَب.

فكما أن لمضمون الكلمة أهميته، فإن الطريق الذي تُقدَّم به تلك الكلمة يُعد من العوامل الأساسية التي تحدد بركة الدعوة وأثرها في القلوب.

وقد جاء في القرآن الكريم الأمر بالدعوة إلى سبيل الله بالحكمة والموعظة الحسنة والمجادلة بالتي هي أحسن¹، وهو توجيه صريح يدل على أن الدعوة ليست قائمة على صحة المحتوى وحده، بل على سلامة المنهج كذلك.

أولاً: حقيقة الدعوة

الدعوة في الإسلام ليست وسيلة للإكراه، ولا أداة لفرض القناعات، بل هي تبليغ للرسالة الإلهية على وجه البيان والأمانة. أما الهداية فمردّها إلى مشيئة الله تعالى وحده.

قال سبحانه مخاطباً نبيَّه ﷺ:

﴿لَسْتَ عَلَيْهِمْ بِمُصَيْطِرٍ﴾²

فبيَّنت الآية الحدّ الفاصل بين الدعوة المشروعة وبين التسلّط والهيمنة.

وعليه، فإن الدعوة واجب أدائي لا مشروعاً نتائجياً؛ يُسأل الداعي عن البلاغ، لا عن الاستجابة.

ثانياً: مفهوم منهج الدعوة

منهج الدعوة هو إدراك كيفية القول قبل مضمون القول، وهو لا يقوم على المعرفة المجردة فحسب، بل على وعيٍ بالحكمة ومقاصد الخطاب.

فالحقائق الشرعية لا تُعرض دائماً بأسلوب واحد، ولا تُقدَّم لجميع الناس بالطريقة نفسها؛ إذ تختلف الأزمنة، وتتفاوت المدارك، وتتباين أحوال المخاطَبين.

وقد قرر علماء الإسلام أن المنهج القويم يقوم على مراعاة مقاصد النص، والنظر في حكمته ومآلاته، لا الاكتفاء بظاهره اللفظي³.

ومن هنا، يُعد منهج الدعوة روح العمل الدعوي وميزانه.

ثالثاً: معرفة من أين تبدأ الدعوة

من أدقّ قضايا الدعوة تحديدُ نقطة البدء مع المخاطَب؛ فالناس ليسوا سواءً في العلم، ولا في التجربة، ولا في الاستعداد النفسي.

وبالنظر إلى السيرة النبوية، يتبين أن رسول الله ﷺ بدأ دعوته بتقرير التوحيد، ثم انتقل إلى بناء الأخلاق، ثم جاءت التكاليف الشرعية على سبيل التدرج.

وهذا المنهج يعكس توازناً فطرياً وتربوياً بالغ الدقة.

رابعاً: التمييز بين الحق والشدّة

ليس كل ما قيل حقاً يُقال بخشونة، ولا كل شدة علامة على الغيرة على الدين.

قال تعالى:

﴿فَبِمَا رَحْمَةٍ مِنَ اللَّهِ لِنْتَ لَهُمْ ۖ وَلَوْ كُنْتَ فَظًّا غَلِيظَ الْقَلْبِ لَانْفَضُّوا مِنْ حَوْلِكَ﴾⁵

فالآية تقرر أن اللين أصلٌ في الدعوة، وأن القسوة سبب للنفور، وأن الشدة في كثير من الأحيان ليست ثمرة علم، بل أثر انفعال.

خامساً: مكانة الأسلوب في الدعوة

نموذج تطبيقي من الدعوة النبوية

يتجلّى الدور الحاسم لأسلوب الخطاب في الدعوة من خلال ممارسات رسول الله ﷺ في حياته اليومية. ومن أبرز الأمثلة الدالة على ذلك ما رُوي عن أنس بن مالك رضي الله عنه، الذي خدم النبي ﷺ سنواتٍ طويلة.

فقد ورد في الروايات أن رسول الله ﷺ أرسل أنساً ـ وكان يومئذٍ غلاماً صغيراً ـ لقضاء حاجة، فانشغل في الطريق باللعب مع الصبيان، فتأخّر عن المهمة. فلما تنبّه النبي ﷺ إلى ذلك قال له:

«يا أنس، أذهبتَ إلى حيث أرسلتُك؟»

ويكمن في هذا الخطاب لطفٌ بالغ الدقة؛ إذ إن النبي ﷺ:
لم يقل له: لماذا لم تذهب؟ بصيغة الاتهام،
• ولم يوجّه إليه توبيخاً أو تعنيفاً،
• بل طرح سؤالاً يفتح باب الصدق، ولا يجرح كرامة المخاطَب.

وأمام هذا الأسلوب النبيل قال أنس بن مالك رضي الله عنه:

«أنطلق الآن يا رسول الله».

ومن اللافت أنه لم يقل: ذهبت أو لم أذهب، بل عبّر عن تحمّل المسؤولية مقروناً بالصدق. وهو ما يدل على أن الخطاب القائم على الرحمة لا يولّد دفاعاً ولا مراوغة، بل يثمر طمأنينة وصدقاً.

فلم يزد رسول الله ﷺ في جوابه على أن قال:

«إذن لا تتأخر».

المصدر: رواه مسلم في فضائل الصحابة (54)، وأحمد بن حنبل في المسند (3/127)

وهي عبارة موجزة، لا تحمل توبيخاً ولا تهديداً، بل توجيهاً هادئاً وتذكيراً بالمهمة. حتى الأمر صدر في ثوب من اللطف، وصيغ بأسلوب يحفظ للإنسان كرامته.

وتكشف هذه الحادثة بوضوح أن الدعوة لا ترسخ بالقسوة ولا بالضغط، وإنما تنفذ إلى القلوب من خلال الثقة، والأدب، والرحمة.

الأسلوب هو الوعاء الحامل للمعنى. والكلمة الواحدة قد تكون باعثة على الحياة أو سبباً في الجراح، تبعاً لطريقة عرضها.

إن لغة التحقير، والتقريع، وإحصاء العيوب، تُغلق القلوب ولا تفتحها.

وقد قرر الإسلام أن كرامة الإنسان أصل مصون، ومن ثم فإن خطاب الدعوة ينبغي أن يكون موجهاً إلى إحياء الفطرة لا كسرها.

سادساً: العلاقة بين الرحمة والحكمة

الرحمة ليست ضعفاً في الدعوة، بل هي من صميمها، وقد اشترك الأنبياء جميعاً في هذا الخلق.

قال تعالى:

﴿وَمَا أَرْسَلْنَاكَ إِلَّا رَحْمَةً لِلْعَالَمِينَ﴾⁶

فكل دعوة خلت من الرحمة، ابتعدت عن النهج النبوي مهما رفعت من شعارات الحق.

سابعاً: آثار الدعوة بغير منهج

الدعوة التي تُمارَس دون مراعاة للأصول تُفضي غالباً إلى ثلاثة أضرار كبرى:
1. اهتزاز الثقة بالداعية.
2. ربط الدين بالغلظة والانفعال.
3. ابتعاد الناس عن الدين بسبب أسلوب تمثيله لا بسبب حقيقته.

ولهذا نبّه العلماء إلى أن الكلمة إذا أُسيء توظيفها قد يكون الصمت خيراً منها.

ثامناً: التوازن بين الدعوة والمواجهة

ليس كل خطأ ساحة صراع، ولا كل مخالف خصماً.

فعندما تُبنى لغة الدعوة على المواجهة الدائمة، تفقد معناها وتتحول إلى ردّ فعل دفاعي.

أما المنهج النبوي فأساسه الوقار، والصبر، والاستمرار؛ إذ إن الحق لا يرسخ بالصدام، بل بحسن التمثيل.

الخاتمة

إن الدعوة ليست مجرد النطق بالحق، بل حمله بالحكمة، وأداؤه بالأدب، وصيانته بروح المسؤولية.

فالدعوة التي تخلو من المنهج قد تُحوِّل الصواب نفسه إلى أذى.

ومن هنا، فإن الامتحان الحقيقي للداعية لا يكمن في معرفة الحق فحسب، بل في القدرة على المحافظة على الطريق إليه.

ذلك أن الحقيقة لا تبلغ القلوب إلا إذا اقترنت بالحكمة.

إعداد: أحمد ضياء إبراهيم أوغلو
25 / 01 / 2026 – أُوسكُودار

الهوامش
1. سورة النحل، 16/125
2. سورة ق، 50/45
3. الشاطبي، الموافقات، جـ1، ص 25–30
4. البخاري، كتاب الإيمان، باب 1؛ مسلم، كتاب الإيمان، حديث 19
5. سورة آل عمران، 3/159
6. سورة الأنبياء، 21/107
7. الغزالي، إحياء علوم الدين، جـ1، باب آفات اللسان والصمت