Siyonizmin Müslümanlara Kurduğu Tuzaklar: İran mı, İsrail mi?

Giriş

İslâm âlemi asırlardır yalnız dış saldırılarla değil, zihinlerde kurulan tuzaklarla da imtihan edilmektedir. Bu tuzakların en sinsi olanlarından biri, Müslümanların önüne konulan sahte tercihlerdir.

Bugün sıkça dile getirilen “İran mı, İsrail mi?” sorusu, ilk bakışta bir tercih gibi görünse de hakikatte bir zihnî kuşatma vasıtasıdır. Zira bu soru, iki zulüm odağı arasında seçim yapmaya zorlar. Hâlbuki İslâm’ın adalet ölçüsü, zulümler arasında tercih yapmayı değil, zulmün kendisine karşı durmayı emreder.[1]

Asıl mesele taraf seçmek değil, ölçü sahibi olmaktır. Birine karşı dururken diğerine meyletmemektir.

Bu yazı, söz konusu dayatmayı fiil (inisiyatif, aksiyon) ve tepki (karşılık, reaksiyon) kavramları üzerinden ele almakta; İslâm dünyasının içine düşürüldüğü zihnî daralmayı izah etmeyi ve Ehl-i Sünnet anlayışının köklü istikametini hatırlatmayı hedeflemektedir.

1. Fiil (İnisiyatif) ve Tepki (Karşılık) Ayrımı

Toplumların tarih sahnesindeki yerini tayin eden en mühim husus, kendi iradesiyle hareket edip etmediğidir.

Fiil/inisiyatif, kendi gündemini belirlemek, hadiseleri başlatmak ve yön vermektir. Bu, iradenin açık bir tezahürüdür.

Tepki/karşılık ise başkasının başlattığı bir sürece cevap vermektir. Görünüşte hareket vardır; fakat bu hareket, başkasının çizdiği sınırlar içinde cereyan eder.

İslâm dünyasının son asırlardaki hâli, büyük ölçüde fiil/inisiyatif sahibi olmaktan ziyade tepki/karşılık veren bir yapı arz etmektedir. Bu durum, stratejik zafiyet doğurmakta ve dış yönlendirmelere açık hâle getirmektedir.[2]

2. Tepkili Olmanın Doğurduğu Zaafiyet

Tepki ile hareket etmek bazı hâllerde kaçınılmazdır. Lâkin bu hâlin kalıcı bir karaktere dönüşmesi ciddi zaaflara yol açar.

Tepkili bir yapı:
• Kendi gündemini kuramaz
• Hissî dalgalanmalara açık hâle gelir
• Uzak vadeli hedefler belirleyemez
• Mücadele zeminini karşı tarafa bırakır

Bu sebeple tepkili olmak geçici bir hâl olarak anlaşılabilir; ancak bir yol hâline gelirse iradeyi zayıflatır ve başkalarına bağımlılığı artırır. Bu ise bir toplum için esaretin başlangıcıdır.

3. Şia’nın Tarihî Seyri: Tepki ile Şekillenmiş Bir Çizgi

Şia, İslâm tarihindeki siyasî ve içtimaî kırılmalarla yakından ilişkilidir. Hz. Ali (r.a.) ve Ehl-i Beyt sevgisi etrafında şekillenen bu anlayış, zamanla hilafet tartışmaları ve iç mücadelelerin tesiriyle farklı bir istikamet kazanmıştır.[3]

Tarihî veriler, bu yapının büyük ölçüde bir tepki hareketi olarak ortaya çıktığını göstermektedir.

Bu tespit, bir inanç grubunu toptan mahkûm etmek için değil; tarihî oluşumu doğru zeminde anlamak içindir. Zira bir yapının doğuş şartları, onun davranış biçimlerini anlamada anahtar vazifesi görür.

4. Tepkili Yapıların Yönlendirilmesi ve Siyonist Strateji

Tarih boyunca dünya güç odakları, doğrudan müdahale yerine dolaylı tesir yollarını tercih etmiştir. Tepki ile hareket eden yapılar bu noktada elverişli bir zemin teşkil eder.

Çünkü bu yapılar:
• Kolay yönlendirilir
• Hızlı tepki verir, fakat derin muhakemede zorlanır
• Kısa vadeli gelişmelerle meşgul edilerek asıl hedeflerden uzaklaştırılabilir.

Siyonist strateji gereği, bölgede vekil unsurlar aracılığıyla yürütülen çatışmaların kışkırtılması, bu yaklaşımın bir tezahürü olarak görülebilir.[4]

Bu durum yalnızca belirli bir yapıya mahsus değildir; tepki ile hareket eden her topluluk için geçerli bir risktir.

5. Ehl-i Sünnet Anlayışının Mahiyeti

Ehl-i Sünnet anlayışı, anlık hadiselerin ürünü değil; Kur’ân ve Sünnet merkezinde asırlar boyunca teşekkül etmiş köklü bir ilim geleneğidir.

Bu anlayışın temel vasıfları:
• Usule bağlılık
• İtidal
• Adalet ile merhamet dengesi
• Fiillerin tenkidi, şahısların değil

Ehl-i Sünnet, mezhepleri benimser; fakat körü körüne tarafgirlik yapmaz. Bu yönüyle bir tepki hareketi değil, istikamet çizgisidir.[5]

6. Ehl-i Sünnet’i Tepkili Bir Çizgiye Çekme Tehlikesi

Ehl-i Sünnet çizgisini tepkili bir yapıya dönüştürmek, onu kendi kökünden koparmak demektir.

Bu dönüşüm:
• İlmi zayıflatır
• Adalet duygusunu aşındırır
• Hak ile bâtıl arasındaki farkı bulanıklaştırır

Neticede ortaya çıkan yapı, kolay yönlendirilebilir hâle gelir. Bu da ümmetin dağınıklığını artırır ve dış müdahalelere açık kapı bırakır.

7. Mezhep, Adalet ve Sorumluluk

İslâm, mensubiyet üzerinden değil, adalet üzerinden hüküm verir.

Bu sebeple:
• Mezhepçilik yanlıştır
• Lâkin mezhep adına işlenen zulme sessiz kalmak da yanlıştır

Hak kimden gelirse gelsin kabul edilir; zulüm kimden gelirse gelsin reddedilir.[6]

Bu dengeyi kaybetmek, ya kör tarafgirliğe ya da adaletsizliğe götürür.

8. Dayatılan Yanlış Tercih: İran mı, İsrail mi?

İran mı, İsrail mi?” sorusu, hakikatte bir yönlendirme aracıdır.

Bu soru, iki ayrı zulüm odağından birini tercih etmeye zorlar. Hâlbuki adalet, zulümler arasında tercih yapmayı değil, her zulme karşı durmayı gerektirir.

Bu durum, iki evladını farklı düşmanlara kurban vermiş bir babanın hâline benzer. Böyle bir baba, katiller arasında tercih yapmaya zorlanamaz.

Bir evladının katiliyle diğerinin katili savaş hâlinde diye, birine karşı susmak yahut hesap sormaktan vazgeçmek mecburiyeti yoktur.

9. Affetmek ve Hesap Sormak Arasındaki Denge

İslâm, mazluma affetme hakkı tanır. Kur’ân’da:
“Affetmeniz takvâya daha yakındır” buyrulur.[7]

Peygamber Efendimiz (s.a.v.) de affediciliği övmüştür.[8]

Ancak bununla birlikte hesap sorma hakkı da meşrudur. Adalet talep etmek bir haktır.

Bu sebeple:
• Affetmek bir fazilettir
• Adalet talep etmek ise meşru bir haktır

Bu iki yol birbirini tamamlar; biri diğerini ortadan kaldırmaz.

Sonuç

Bugün Müslümanların karşı karşıya olduğu en büyük tehlikelerden biri, yanlış sorulara doğru cevaplar aramaktır.

İran mı, İsrail mi?” sorusu da bu yanlış sorulardan biridir. Çünkü bu soru:
• Adalet ölçüsünü gölgeler
• Zihinleri dar bir tercihe mahkûm eder
• Müslümanları başkalarının kurduğu zemine çeker

Hâlbuki Müslüman, tarafların değil; hakkın yanında durur.

Ne İran’ın hataları görmezden gelinebilir
Ne de siyonist İsrail’in zulmü mazur gösterilebilir

Gerçek istikamet şudur:
Kendi iradesiyle hareket eden, yani fiil/inisiyatif sahibi bir ümmet olmak…
Başkalarının hamlelerine göre şekillenen, yani tepki/karşılık ile yaşayan bir topluluk olmaktan kurtulmak…

Unutulmamalıdır ki:
Kendi istikametini tayin edemeyenler, başkalarının istikametinde yürümeye mecbur kalır.

Ve bu mecburiyet zamanla bir zayıflık olmaktan çıkar, bir esaret hâline dönüşür.

Müslümanların vazifesi; mezhep adına körü körüne tarafgirlik yapmadan, fakat zulme karşı da susmadan, adalet ve itidal üzere durmaktır.
Bu duruş, hem dünya hem de ahiret saadetinin yegâne teminatıdır.

Hazırlayan: Ahmet Ziya İbrahimoğlu
03.04.2026 – Üsküdar

Dipnotlar
[1] Nisa, 4/135
[2] İbn Haldun, Mukaddime, toplumların yükseliş ve çöküş dinamikleri
[3] Taberî, Tarih; İbn Kesîr, el-Bidâye ve’n-Nihâye
[4] Modern siyaset teorilerinde “vekâlet savaşları” (proxy wars) yaklaşımı
[5] Ebu Hanife, İmam Maturidî, İmam Eş‘arî çizgisi
[6] Maide, 5/8
[7] Bakara, 2/237
[8] Tirmizî, Birr, 62

ترجمة من التركية إلى العربية:👇

فخاخ الصهيونية المنصوبة للمسلمين: إيران أم إسرائيل؟

المقدمة

لقد ابتُلي العالم الإسلامي عبر القرون، لا بالهجمات الخارجية فحسب، بل أيضاً بالفخاخ المنصوبة في العقول. ومن أخطر هذه الفخاخ وأشدّها مكراً، تلك الخيارات الزائفة التي تُفرض على المسلمين.

إن السؤال الذي يتردد كثيراً اليوم: «إيران أم إسرائيل؟» يبدو في ظاهره خياراً، لكنه في حقيقته أداة حصارٍ ذهني. إذ يُجبر هذا السؤال على الاختيار بين بؤرتين من الظلم، في حين أن ميزان العدل في الإسلام لا يجيز المفاضلة بين الظلم، بل يأمر بالقيام بالقسط والشهادة لله ولو على النفس[1].

فليست القضية اختيار طرف، بل امتلاك ميزان.
وليست القضية معارضة طرف مع الميل إلى آخر.

تهدف هذه المقالة إلى تحليل هذا الإكراه المفروض من خلال مفهومي الفعل (المبادرة) وردّ الفعل (الاستجابة)، وبيان التضييق الذهني الذي أُقحم فيه العالم الإسلامي، مع التذكير بالمنهج الراسخ لأهل السنّة.

  1. التمييز بين الفعل (المبادرة) وردّ الفعل (الاستجابة)

إن من أهم ما يحدد موقع الأمم في مسرح التاريخ، هو قدرتها على التحرك بإرادتها.

فالفعل أو المبادرة يعني تحديد الأجندة، وبدء الأحداث، وتوجيهها، وهو مظهر صريح للإرادة.

أما ردّ الفعل، فليس إلا استجابةً لمسارٍ بدأه غيرك؛ حركةٌ في الظاهر، وانحصارٌ في حدود رسمها الآخر في الحقيقة.

وقد غلب على حال العالم الإسلامي في العصور المتأخرة طابع ردّ الفعل، فوقع في ضعفٍ استراتيجي، وانكشف أمام التأثير الخارجي[2].

  1. ما ينتج عن العيش في حالة ردّ الفعل

قد يكون التحرك بردّ الفعل أمراً لا مفر منه أحياناً، غير أن تحوّله إلى سمة مستقرة يورث أوجهاً من الضعف:
• العجز عن صناعة الأجندة
• سرعة التأثر بالعواطف
• ضعف النظر في العواقب
• تسليم ميدان الصراع للخصم

فإذا استقرت هذه الحال، ضعفت الإرادة، وصار القرار تابعاً، وذلك من مبادئ الاستتباع.

  1. المسار التاريخي للشيعة: تشكّل قائم على ردّ الفعل

نشأت الشيعة في سياق التحولات السياسية والاجتماعية التي شهدها صدر الإسلام، ولا سيما ما تعلق بمسألة الخلافة وما أعقبها من فتن[3].

وقد تبلور هذا الاتجاه في ظل تلك الوقائع، حتى غلب عليه طابع ردّ الفعل تجاهها.

وليس المقصود بهذا التوصيف إصدار حكم عام، بل فهم النشأة في سياقها، فإن معرفة البدايات مفتاح لفهم المسارات.

  1. توجيه البُنى القائمة على ردّ الفعل والاستراتيجية الصهيونية

جرت سنّة القوى العالمية على اعتماد الوسائل غير المباشرة في تحقيق غاياتها، وتُعدّ البُنى التي تتحرك بردّ الفعل أرضاً خصبة لهذا التوجيه.

فهي:
• سريعة الانقياد
• قليلة التروّي
• منشغلة بالجزئيات عن المقاصد

وفي هذا الإطار تُفهم ظاهرة حروب الوكلاء الإقليميين (حروب الوكالة)، حيث تُشعل الصراعات عبر وكلاء لتحقيق مصالح القوى الكبرى[4].

وهذا الخطر عامّ، لا يختص بطائفة دون أخرى.

  1. ماهية منهج أهل السنّة

منهج أهل السنّة ليس وليد لحظة، بل هو حصيلة قرون من البناء العلمي على أساس الكتاب والسنّة.

ومن أبرز معالمه:
• لزوم الأصول
• سلوك طريق الاعتدال
• الجمع بين العدل والرحمة
• نقد الأفعال دون التعرّض للأشخاص

فهو منهج استقامة، لا منهج ردّ فعل[5].

  1. خطر تحويل أهل السنّة إلى حالة ردّ الفعل

إن جرّ أهل السنّة إلى منطق ردّ الفعل يفضي إلى:
• إضعاف العلم
• ذبول حسّ العدل
• اختلاط الحق بالباطل

وعندئذ يصبح هذا الكيان قابلاً للتوجيه، مساهماً – من حيث لا يشعر – في تفريق الأمة.

  1. المذهب والعدل والمسؤولية

الإسلام يقوم على العدل، لا على مجرد الانتماء.

ومن ثمّ:
• فالتعصب المذهبي مذموم
• كما أن السكوت عن الظلم باسم المذهب مذموم

فالحق يُقبل من أي جهة، والباطل يُردّ مهما كان مصدره[6].

  1. الخيار المفروض: إيران أم إسرائيل؟

إن السؤال «إيران أم إسرائيل؟» ليس بريئاً، بل هو أداة توجيه.

فهو يُلزم بالاختيار بين ظلمَين، والعدل يأبى ذلك.

وهو كحال أبٍ قُتل ولداه على يد عدوين؛ فلا يُتصوّر أن يُطلب منه اختيار أحد القاتلين.

فلا يجوز أن يكون صراع الظالمين سبباً في السكوت عن أحدهم.

  1. بين العفو والمطالبة بالعدل

حثّ الإسلام على العفو، قال تعالى:
«وَأَنْ تَعْفُوا أَقْرَبُ لِلتَّقْوَى»[7].

وقال النبي ﷺ:
«ارْحَمُوا تُرْحَمُوا، وَاغْفِرُوا يَغْفِرِ اللَّهُ لَكُمْ»[8].

ومع ذلك، فإن المطالبة بالعدل حق مشروع، إذ إن ترك الظلم بلا حساب يفتح باباً لظلم جديد.

فالعفو فضيلة، والعدل حق، وهما متكاملان لا متعارضان.

الخاتمة

إن من أعظم ما يهدد المسلمين اليوم البحث عن أجوبة صحيحة لأسئلة فاسدة في أصلها. وسؤال «إيران أم إسرائيل؟» من هذا الباب، لأنه:
• يطمس ميزان العدل
• يحصر الفكر في خيارات ضيقة
• يجرّ الأمة إلى ميادين رسمها غيرها

والمسلم لا ينحاز إلى أطراف، بل ينحاز إلى الحق.
فلا يُتغاضى عن أخطاء إيران، ولا يُبرَّر ظلم إسرائيل.

إن السبيل القويم هو أن تكون الأمة صاحبة فعلٍ ومبادرة، لا أسيرة ردود الأفعال.
فمن لا يملك توجيه نفسه وُجِّه من غيره، ومن وُجِّه من غيره لم يلبث أن يقع في التبعية، ثم في نوعٍ من الاستعباد.

فالواجب لزوم العدل والاعتدال، دون تعصّب ودون سكوت عن الظلم.
وفي ذلك وحده النجاة في الدنيا، والفوز في الآخرة.

إعداد: أحمد ضياء إبراهيم أوغلو
03.04.2026 – أوسكودار

الهوامش
[1] سورة النساء، 135
[2] ابن خلدون، المقدمة
[3] الطبري، تاريخ الأمم والملوك؛ ابن كثير، البداية والنهاية
[4] دراسات معاصرة في حروب الوكالة (Proxy Wars) أو حروب الوكلاء الإقليميين
[5] مدارس أهل السنّة: أبو حنيفة، الماتريدي، الأشعري
[6] سورة المائدة، 8
[7] سورة البقرة، 237
[8] أحمد في المسند، والبخاري في الأدب المفرد (عن عبد الله بن عمرو رضي الله عنهما)، وفي رواية الترمذي أيضاً بمعناه.