Ruanda Vahşetinden 11 Eylül’e: Neden “Hıristiyan Terörü” Değil de “İslam Terörü”?
Giriş
Son çeyrek asırda “İslam terörü” sözü, dünya kamuoyunun hafızasına kazınmış bir ifade hâline gelmiştir. Bu iki kelime, belirli şiddet eylemlerini tarif etmekle kalmamış; 1,8 milyarı aşan bir inanç topluluğunu toptan zan altında bırakan bir çerçeveye dönüşmüştür. Oysa aynı dönemde meydana gelen benzer çapta toplu kıyımlarda failin dini kimliği neredeyse hiç gündeme gelmemiş, genelleme yapılmamıştır.
Bir araştırmaya göre 2006–2015 yılları arasında ABD’de işlenen terör saldırılarının yalnızca %12,5’i Müslüman failler tarafından gerçekleştirilmiştir; buna rağmen bu hadiseler medyada %357 daha fazla yer bulmuştur⁵. Diğer inanç mensuplarınca işlenen eylemler ise çoğu zaman “ferdi sapma”, “ırkçı saldırı” yahut “aşırı sağ şiddeti” şeklinde sunulmuştur.
Bu makalede 1994 Ruanda Soykırımı ile 11 Eylül sonrası dil karşılaştırılacaktır. Amaç herhangi bir dini savunmak ya da suçlamak değildir. Gaye, kavram kullanımındaki tutarlılığı sorgulamak ve ölçünün aynı olup olmadığını ortaya koymaktır. Zira adalet, aynı teraziyi gerektirir.
Ruanda Soykırımı: Mabette Kan
1994 yılının Nisan-Temmuz ayları arasında, yalnızca yüz gün içinde yaklaşık sekiz yüz bin insan katledildi¹. Kurbanların çoğu Tutsi, bir kısmı ise ılımlı Hutu idi. Bu vahşet, Birleşmiş Milletler tarafından “soykırım” olarak tanındı ve Uluslararası Ruanda Ceza Mahkemesi kararlarıyla hükme bağlandı².
Katliamların önemli bir bölümü kilise binalarında gerçekleşti. Binlerce insan, korunma ümidiyle sığındığı mabetlerde öldürüldü. Bazı Katolik din görevlilerinin milislerle iş birliği yaptığı, kapıları açtığı, hatta kurbanları işaret ettiği mahkeme kayıtlarına geçti³. 20 Mart 2017’de Papa Francis, Ruanda Devlet Başkanı ile görüşmesinde Kilise mensuplarının işlediği kusurları kabul ederek af diledi⁴.
Bütün bunlara rağmen, dünya basını ve akademi bu vahşeti “Hıristiyan terörü” diye adlandırmadı. Olay, etnik nefretin sevk ettiği bir soykırım olarak anıldı. Hukuk bakımından bu doğrudur. Lâkin dikkat çekici olan, dinin genelleştirme unsuru yapılmamasıdır.
11 Eylül Sonrası Dil ve Çifte Ölçü
11 Eylül 2001 saldırılarından hemen sonra fail örgütün dini referansları merkeze alındı. Takip eden yıllarda IŞİD gibi yapılar ortaya çıktığında “İslam terörü” sözü yaygınlaştı. Fail örgüt olmasına rağmen, suç inanca teşmil edildi.
Oysa benzer nitelikteki başka hadiselerde aynı yol izlenmedi.
2011’de Norveç’te 77 kişiyi öldüren Anders Breivik kendisini “Hıristiyan Avrupa’nın savunucusu” diye tanımlamıştı. Buna rağmen hâdise “sağcı terör” olarak anıldı; “Hıristiyan terörü” ifadesi yerleşmedi.
2019’da Christchurch’te iki camiye yapılan saldırıda 51 Müslüman öldürüldü. Fail beyaz üstünlükçü bir dünya görüşüne sahipti. Fakat yine din üzerinden bir genelleme yapılmadı.
ABD’de kürtaj kliniklerine yönelik bombalamalar, Lord’s Resistance Army adlı yapının işlediği vahşet ve benzeri hadiselerde de din başat bir suçlama unsuru olarak sunulmadı.
Bu farklılık, kavram kullanımında bir tutarsızlık bulunduğunu göstermektedir.
Ruanda’da Müslümanların Tavrı
Soykırım sırasında Ruanda’daki Müslüman nüfus % 1-2 civarındaydı. Buna rağmen camiler güvenli sığınak hâline geldi; imamlar kabile asabiyetini reddeden vaazlar verdi. Yüzlerce Tutsi’nin hayatı kurtarıldı⁶.
Bu tavır, İslam’a karşı bir güven doğurmuş; müslümanların sayısının ciddi şekilde artmasına vesile olmuştur. Son yıllarda Müslümanların oranı % 5’e yükselmiştir⁷. Ülkenin dinî yapısı ciddi şekilde değişmiştir.
Bu örnek, dinin kendiliğinden şiddet üretmediğini; insanın yorumuna göre ya zulme kılıf yahut merhamete vesile olabileceğini gösterir.
Kavram, Mesuliyet ve Adalet
Hiçbir din masum kanını meşru görmez. Kur’an’da, İncil’de ve Tevrat’ta haksız yere cana kıymak ağır bir suç sayılır.
Tarih boyunca her inanç çevresinde aşırı yorumlar ortaya çıkmıştır. Fakat ilmî ve adil yaklaşım şudur: Suç, onu işleyene aittir; inanca değil. Bir katilin dini, cinayetin mahiyeti değildir. Dini kimlik çoğu zaman siyasî ve ideolojik emeller için araç kılınmaktadır.
“İslam terörü”, “Hıristiyan terörü” yahut benzeri genellemeler, suçu bireyden alıp milyonlara yükler. Bu hem ilim bakımından zayıf hem de ahlâk bakımından sakıncalıdır.
Sonuç
Ruanda vahşeti ile 11 Eylül sonrası dil yan yana konduğunda açık bir tablo ortaya çıkar: Kavramlar her yerde aynı ölçüyle kullanılmamaktadır. Bir yerde din arka planda bırakılırken, başka bir yerde merkeze alınmaktadır.
Adalet tek ölçü ister.
Eğer Ruanda için “Hıristiyan terörü” demiyorsak, başka hadiselerde de bir inancı toptan suçlamaktan vazgeçmeliyiz. Terör, hangi inanç yahut fikir adına işlenirse işlensin, insanlığa karşı işlenmiş bir suçtur. Fakat suçu dine yüklemek, hakikati gölgelemekten başka bir netice doğurmaz.
Sözün gücü büyüktür. Kavramların dili, tarafgirliğe değil hakikate hizmet etmelidir. Gerçek barış, çifte standardın, ölçünün bittiği yerde başlar.
Hazırlayan: Ahmet Ziya İbrahimoğlu
18 Şubat 2026
Dipnotlar:
1. United Nations, Report of the Independent Inquiry into the Actions of the United Nations during the 1994 Genocide in Rwanda, 1999.
2. Uluslararası Ruanda Ceza Mahkemesi kararları, 1995–2015.
3. Timothy Longman, Christianity and Genocide in Rwanda, Cambridge University Press, 2010.
4. Papa Francis, Vatikan Basın Bildirisi, 20 Mart 2017.
5. Erin M. Kearns, Allison E. Betus, Anthony F. Lemieux, “Why Do Some Terrorist Attacks Receive More Media Attention Than Others?”, Justice Quarterly, 2019.
6. “Muslims Saved Tutsis During Genocide”, The New York Times, 2004.
7. TDV İslam Ansiklopedisi Ruanda maddesi.
ترجمة من التركية إلي العربية: 👇
من مجازر رواندا إلى أحداث 11 سبتمبر:
لماذا لا يُقال «الإرهاب المسيحي» بل «الإرهاب الإسلامي»؟
المقدمة
خلال الربع الأخير من القرن الماضي، ترسّخ مصطلح «الإرهاب الإسلامي» في الوعي العالمي حتى أصبح تعبيرًا شائعًا في الإعلام والسياسة. ولم يعد هذا المصطلح وصفًا لأفعال عنف محددة فحسب، بل تحوّل إلى إطار عام يضع أكثر من 1.8 مليار مسلم موضع الشبهة الجماعية.
وفي المقابل، فإن أحداث عنف جماعي مماثلة في الحجم والخطورة لم يُعمَّم فيها الانتماء الديني للفاعل، ولم تُحمَّل ديانة بأكملها مسؤولية الجريمة.
تشير إحدى الدراسات إلى أنّ الهجمات التي نفذها مسلمون في الولايات المتحدة بين عامي 2006 و2015 لم تتجاوز 12.5% من مجموع الهجمات المصنّفة إرهابية، ومع ذلك حظيت بتغطية إعلامية تزيد بنسبة 357% عن غيرها.¹
تهدف هذه الدراسة إلى مقارنة الإبادة الجماعية في رواندا عام 1994 بخطاب ما بعد 11 سبتمبر، لا دفاعًا عن دين ولا اتهامًا لآخر، بل بحثًا في اتساق المفاهيم وعدالة المعيار. فالعدالة تقتضي ميزانًا واحدًا.
إبادة رواندا: الدم في دور العبادة
بين أبريل ويوليو 1994، قُتل نحو ثمانمائة ألف إنسان في رواندا خلال مئة يوم فقط. وقد اعترفت الأمم المتحدة رسميًا بأن ما حدث إبادة جماعية،² وثبّتت ذلك أحكام المحكمة الجنائية الدولية لرواندا.³
وقعت نسبة كبيرة من المجازر داخل الكنائس. وتثبت السجلات القضائية تورط بعض رجال الدين الكاثوليك في التعاون مع الميليشيات أو تسهيل عمليات القتل، كما في قضية القس أثاناس سيرومبا.⁴
وفي 20 مارس 2017، أقرّ البابا فرنسيس بأخطاء وذنوب ارتكبها بعض أبناء الكنيسة خلال الإبادة الجماعية وطلب المغفرة رسميًا.⁵
ومع ذلك، لم يُوصَف ما جرى قطّ بأنه «إرهاب مسيحي»، بل اعتُبر إبادة ذات دوافع عرقية.
خطاب ما بعد 11 سبتمبر ومعيار مزدوج
عقب هجمات 11 سبتمبر 2001، وُضع البعد الديني للجهة المنفذة في صلب السردية الإعلامية والسياسية، ولا سيما مع بروز تنظيم الدولة الإسلامية (داعش).
لكن في حوادث أخرى مماثلة لم يُتّبع المنهج ذاته.
في عام 2011، قتل أندرس بريفيك سبعة وسبعين شخصًا في النرويج، ومع ذلك لم يُستخدم تعبير «الإرهاب المسيحي».
وفي عام 2019، قُتل 51 مسلمًا في كرايستشيرش بنيوزيلندا، ووُصف الحادث بأنه جريمة عنصرية ذات نزعة تفوق أبيض.
كما أن ممارسات جيش الرب للمقاومة في أوغندا، رغم خلفيته الدينية المعلنة، لم تُعرَّف بوصفها «إرهابًا مسيحيًا».
هذا التفاوت في المصطلحات يدل على خلل في معيار التوصيف.
موقف المسلمين في رواندا
كان المسلمون في رواندا أقلية صغيرة (نحو 1–2%). ومع ذلك تحولت بعض المساجد إلى ملاذ آمن، وألقى الأئمة خطبًا ترفض العصبية العرقية وتحرم سفك الدماء.⁶
وبحسب التعداد السكاني لعام 2022، لا يزال المسلمون يشكّلون نحو 2% من السكان.⁷
تُظهر هذه الواقعة أن الدين في ذاته لا ينتج العنف، بل إن تفسير الإنسان له هو الذي يجعله أداة ظلم أو باعث رحمة.
المفهوم والمسؤولية
لا يوجد في النصوص المقدسة ما يبيح قتل الأبرياء. والمنهج العادل يقتضي تحميل المسؤولية للفاعل، لا تعميمها على العقيدة.
إن تعابير مثل «الإرهاب الإسلامي» أو «الإرهاب المسيحي» تعميمات تفتقر إلى الدقة العلمية وتحمل تبعات أخلاقية خطيرة.
الخاتمة
عند وضع مجازر رواندا إلى جانب خطاب ما بعد 11 سبتمبر، يتبين أن المصطلحات لا تُستعمل دائمًا بمعيار واحد.
العدالة تقتضي ميزانًا واحدًا.
فإذا لم نُسمِّ ما حدث في رواندا «إرهابًا مسيحيًا»، فلا ينبغي أن نُحمِّل الإسلام تبعات أفعال جماعات منحرفة. فالإرهاب -أيًّا كان الغطاء الذي يتدثر به- جريمة ضد الإنسانية
إعداد: أحمد ضياء إبراهيم أوغلو
أوسكودار – 18 فبراير 2026
الحواشي:
¹ اعترفت الأمم المتحدة رسميًا بأن ما وقع في رواندا عام 1994 يُعدّ إبادة جماعية بموجب اتفاقية منع جريمة الإبادة الجماعية والمعاقبة عليها لعام 1948. انظر: قرارات الجمعية العامة ومجلس الأمن ذات الصلة لعام 1994.
² أُنشئت المحكمة الجنائية الدولية لرواندا بقرار مجلس الأمن رقم 955 (1994)، وأصدرت أحكامًا نهائية تثبت وقوع إبادة جماعية وجرائم ضد الإنسانية.
³ من القضايا البارزة: قضية القس أثاناس سيرومبا (Athanase Seromba)، الذي أدانته المحكمة الجنائية الدولية لرواندا لدوره في تسهيل قتل لاجئين داخل كنيسة نيانغي. انظر: أحكام المحكمة الصادرة عام 2008.
⁴ في 20 مارس 2017، استقبل البابا فرنسيس الرئيس الرواندي بول كاغامي في الفاتيكان، وطلب المغفرة عن “خطايا وإخفاقات الكنيسة وأبنائها” خلال الإبادة الجماعية.
⁵ تشير دراسات تحليل التغطية الإعلامية في الولايات المتحدة (2006–2015) إلى أن الهجمات التي نفذها مسلمون نالت اهتمامًا إعلاميًا يفوق غيرها بنسبة كبيرة مقارنة بحصتها الفعلية من مجموع الهجمات المصنّفة إرهابية.
⁶ وثّقت تقارير ميدانية وشهادات محلية قيام بعض أئمة المساجد في رواندا بإيواء الفارّين من القتل ورفض الخطاب العرقي التحريضي، وهو ما أسهم في إنقاذ أرواح مدنيين من مختلف الانتماءات.
⁷ مادة رواندا في دائرة المعارف الإسلامية التابعة لمؤسسة الوقف الديني التركي (TDV)