Midesi Doymuş, Kalbi Aç Bir Nesil Kime Hizmet Eder?
Bu yazı, TİP Başkanı Erkan Baş’ın altta linki verilen konuşmasına cevaben kaleme alınmıştır.[9]
Giriş
Bir çocuğun karnını doyurmak, onu aç ve açıkta bırakmamak şüphesiz bir vazifedir. Açlık insan onurunu zedeler; yoksulluk toplumu yıpratır. Ne var ki insan yalnız mide ile kaim bir varlık değildir. Onu insan yapan; aklı, vicdanı, kalbi ve inancıdır. Karnı doyurulmuş, fakat gönlü ihmal edilmiş bir nesil bedenen ayakta kalabilir; ancak istikamet bakımından savrulmaya açıktır.
Son yıllarda “Din Allah ile kul arasındadır; devlet ve toplum gönle karışamaz” sözü sıkça dile getirilmektedir. İlk bakışta makul görünen bu ifade, İslâm’ın mahiyetini eksik kavramaktan doğmaktadır. Zira İslâm yalnız ferdî bir inanç değil; aynı zamanda ahlâk ve hukuk nizamıdır.
Bu yazıda, İslâm’da zorlama meselesini, iman ile yükümlülük arasındaki bağı ve nesil inşasında madde ile mânânın ayrılmaz bütünlüğünü ele alacağız.
I. İnsanın Mahiyeti: Madde ve Ruh Birliği
Kur’ân-ı Kerîm insanın iki yönlü yaratıldığını bildirir:
“Ona şekil verdiğim ve ona ruhumdan üflediğim zaman…” (Hicr, 15/29)[1]
İnsan topraktan yaratılmış; ilâhî nefha ile şereflenmiştir. Bu sebeple yalnız biyolojik ihtiyaçlara indirgenemez. Rızık sadece ekmek değildir; mânâ da bir rızıktır.
Kur’ân kalbin merkezî konumuna dikkat çeker:
“Bilesiniz ki kalpler ancak Allah’ı anmakla huzur bulur.” (Ra‘d, 13/28)[2]
Kalp huzur bulmadıkça, bolluk doyum üretmez. Maddî imkânlar arttıkça ruhî buhranların çoğalması, bu hakikatin açık bir göstergesidir.
II. “Dinde Zorlama Yoktur” Hükmünün Doğru Anlaşılması
Kur’ân açıkça beyan eder:
“Dinde zorlama yoktur.” (Bakara, 2/256)[3]
Bu ayet, İslâm’a girmeye mecbur bırakmayı reddeder. İman, kalbin tasdikiyle gerçekleşir; cebirle değil. Bu ilke, İslâm’ın inanç hürriyetine verdiği kıymeti gösterir.
Tarih boyunca İslâm toplumlarında gayrimüslimler inançlarını muhafaza etmiş, ibadetlerini sürdürmüşlerdir. Bu durum zorlamanın esas olmadığını gösterir.
Ancak burada mühim bir ayrım vardır:
İslâm’a girmek serbesttir; fakat girdikten sonra hükümler keyfe terk edilmez.
III. İman, Ahit ve Yükümlülük
Kur’ân müminlere hitaben şöyle buyurur:
“Ey iman edenler! Allah’a itaat edin, Peygamber’e itaat edin…” (Nisâ, 4/59)[4]
İman yalnız sözden ibaret değildir; itaat ve teslimiyetle kemale erer. İddia ile hayat arasındaki bağ koparsa, inanç kuru bir beyana dönüşür.
Bir misal ile açıklayalım:
Bir kimse kendi iradesiyle bir devletin vatandaşlığını kabul ettiğinde, o devletin kanunlarına tâbi olur. “Vatandaşım; fakat kanunlara uymam” diyemez. Aidiyet, yükümlülük doğurur.
Aynı şekilde, İslâm’a kendi rızasıyla giren kimse, o dinin hükümlerini kabul etmiş olur. Bu kabul bir ahit mahiyetindedir. Kur’ân’ı Kerim şöyle sorar:
“İnsanlar ‘İman ettik’ demekle bırakılıvereceklerini ve imtihan edilmeyeceklerini mi sandılar?” (Ankebût, 29/2)[5]
İmtihan, bağlılığın ciddiyetini ortaya koyar.
IV. Zorlama ile Nizam Arasındaki Fark
Ayrım nettir:
• İmana zorlamak yoktur.
• İman etmiş olanın, kendi kabul ettiği nizama riayet etmesi esastır.
İslâm yalnız vicdana hapsedilmiş bir inanç değildir. Aynı zamanda bir hayat nizamıdır. Namaz, oruç, zekât gibi ibadetler ferdî sorumluluktur; kamu düzenini ilgilendiren hükümler ise toplumsal nizamın parçasıdır.
Resûlullah (sav) şöyle buyurmuştur:
“Hepiniz çobansınız ve hepiniz sürünüzden mesulsünüz.”[6]
Bu hadis, ferdî ve içtimai sorumluluğun ayrılmazlığını gösterir.
V. Nesil İnşası: Karın mı, Kalp mi?
Eğitim yalnız meslek kazandırmak değildir; şahsiyet inşa etmektir. İlmin ahlâkla birleşmediği yerde güç doğar; fakat istikamet doğmaz.
Resûlullah (sav) şöyle buyurur:
“Bedende bir et parçası vardır; o düzgün olursa bütün beden düzgün olur; o bozulursa bütün beden bozulur. İşte o kalptir.”[7]
Kalp bozulursa bilgi erdem üretmez.
Kalp boş kalırsa güç adalet üretmez.
Midesi doymuş; fakat kalbi aç bir nesil menfaati önceleyebilir, gücü kutsayabilir, ahlâkı araç hâline getirebilir. Böyle bir nesil hakikate değil; hâkim güce hizmet eder.
VI. İslâm’ın Gayesi: Kulluk ve İstikamet
Kur’ân’ı Kerim insanın yaratılış gayesini açıkça bildirir:
“Ben cinleri ve insanları ancak Bana kulluk etsinler diye yarattım.” (Zâriyât, 51/56)[8]
Hayatın gayesi kulluk ise, eğitimi yalnız geçim hazırlığına indirgemek insanı eksik tanımlamaktır. Ekmek hayatı sürdürür; istikamet ise hayatı anlamlı kılar.
Sonuç
“Dinde zorlama yoktur” hükmü imana giriş kapısına dairdir; “Allah’a ve Resûlü’ne itaat edin” emri ise o kapıdan girdikten sonraki hayata…
İslâm’a zorla sokmak yoktur; fakat İslâm’a girmiş olanın hükümleri keyfine göre eğip bükmesi de yoktur. Bu cebir değil; ahdin gereğidir.
Nesil inşasında yalnız mideyi gözetmek insanı eksik tanımaktır. Karnı doyan; fakat kalbi ihmal edilen bir gençlik güçlü olabilir, fakat yönsüz olur. Yönsüz güç ise çoğu zaman hakikate değil, menfaate hizmet eder.
Sual hâlâ önümüzde durmaktadır:
Midesi doymuş, kalbi aç bir nesil kime hizmet eder?
Hakikate mi?
Yoksa gücü elinde tutana mı?
Hazırlayan: Ahmet Ziya İbrahimoğlu
22.02.2026 – Üsküdar
Dipnotlar:
[1] Kur’ân-ı Kerîm, Hicr 15/29.
[2] Kur’ân-ı Kerîm, Ra‘d 13/28.
[3] Kur’ân-ı Kerîm, Bakara 2/256.
[4] Kur’ân-ı Kerîm, Nisâ 4/59.
[5] Kur’ân-ı Kerîm, Ankebût 29/2.
[6] Buhârî, Ahkâm 1; Müslim, İmâre 20.
[7] Buhârî, Îmân 39; Müslim, Müsâkât 107.
[8] Kur’ân-ı Kerîm, Zâriyât 51/56.
[9]https://www.facebook.com/reel/1458343455906671/referral_source=external_deeplink&http_ref=eyJ0cyI6MTc3MTczNjk3NzAwMCwiciI6IiJ9
ترجمة من التركية إلى العربية: 👇
إلى مَن يخدم جيلٌ شبعَت بطونُه وجاعت قلوبُه؟
كُتِبَ هذا المقال ردًّا على الكلمة التي ألقاها رئيس حزب TİP أركان باش، والرابط مذكور أدناه.[9]
المقدمة
إطعامُ الطفل وسدُّ حاجته، وحمايتُه من الجوع والعَوز، واجبٌ لا مراء فيه. فالجوع يمسُّ كرامة الإنسان، والفقر يُنهك المجتمع. غير أن الإنسان ليس كائناً قائماً على المعدة وحدها؛ بل الذي يجعله إنساناً هو عقله وضميره وقلبه وإيمانه. وجيلٌ شُبِعَت بطونُه وأُهمِلَت قلوبُه قد يبقى قائماً بجسده، لكنه يكون عرضةً للتيه من حيث الوجهة والاستقامة.
وفي السنوات الأخيرة شاع قولُ بعضهم: «الدين علاقةٌ بين الله والعبد؛ ولا شأن للدولة ولا للمجتمع بما في القلوب». وهذه العبارة، وإن بدت لأول وهلةٍ معقولة، فإنها ناشئة عن فهمٍ قاصرٍ لحقيقة الإسلام؛ إذ الإسلام ليس عقيدةً فردية فحسب، بل هو أيضاً نظام أخلاقي وتشريعي شامل.
وسنعالج في هذه المقالة مسألةَ الإكراه في الإسلام، والعلاقةَ بين الإيمان والالتزام، ووحدةَ البعد المادي والمعنوي في بناء الأجيال.
أولاً: حقيقة الإنسان: وحدة المادة والروح
يبيّن القرآن الكريم أن الإنسان خُلق على بُعدين:
﴿فَإِذَا سَوَّيْتُهُ وَنَفَخْتُ فِيهِ مِن رُّوحِي﴾ (الحجر، 15/29)[1]
فالإنسان مخلوقٌ من طين، غير أنه مُكرَّمٌ بالنفخة الإلهية؛ ومن ثم لا يُختزل في حاجاته البيولوجية. فالرزق ليس خبزاً فحسب، بل للمعنى نصيبٌ من الرزق كذلك.
ويؤكد القرآن مركزية القلب في حياة الإنسان:
﴿أَلَا بِذِكْرِ اللَّهِ تَطْمَئِنُّ الْقُلُوبُ﴾ (الرعد، 13/28)[2]
فإذا لم يطمئن القلب، لم تُنتج الوفرةُ رضاً، ولم يُثمر الغنى سكينة. وتفاقمُ الاضطرابات النفسية مع اتساع الإمكانات المادية شاهدٌ ظاهرٌ على ذلك.
ثانياً: الفهم الصحيح لقوله تعالى: «لا إكراه في الدين»
قال تعالى:
﴿لَا إِكْرَاهَ فِي الدِّينِ﴾ (البقرة، 2/256)[3]
وهذه الآية تنفي الإكراه على الدخول في الإسلام. فالإيمان تصديقٌ قلبي، لا يتحقق بالجبر. وهذا من دلائل احترام الإسلام لحرية الاعتقاد.
وقد عاشت الأقليات الدينية في المجتمعات الإسلامية عبر التاريخ محافظةً على عقائدها وشعائرها، مما يدل على أن الإكراه ليس أصلاً في هذا الدين.
غير أن ثمة فرقاً دقيقاً ينبغي بيانه:
الدخول في الإسلام اختيارٌ، أما بعد الدخول فالأحكام ليست موكولةً إلى الهوى.
ثالثاً: الإيمان عهدٌ والتزام
يقول تعالى مخاطباً المؤمنين:
﴿يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا أَطِيعُوا اللَّهَ وَأَطِيعُوا الرَّسُولَ﴾ (النساء، 4/59)[4]
فالإيمان ليس لفظاً يُقال، بل طاعةٌ وانقياد. وإذا انفصل الادعاء عن العمل، صار الإيمان دعوى لا حقيقة لها.
ولتقريب المعنى:
من اختار طوعاً أن يحمل جنسيةَ دولةٍ ما، لزمه الخضوع لقوانينها. فلا يصح أن يقول: «أنا مواطن، لكن لا ألتزم بالقانون». فالانتماء يقتضي الالتزام.
وكذلك من دخل الإسلام مختاراً، فقد قَبِلَ أحكامه، وصار بينه وبين ربه عهدٌ. قال تعالى:
﴿أَحَسِبَ النَّاسُ أَن يُتْرَكُوا أَن يَقُولُوا آمَنَّا وَهُمْ لَا يُفْتَنُونَ﴾ (العنكبوت، 29/2)[5]
فالابتلاء يُظهر صدق الالتزام.
رابعاً: الفرق بين الإكراه والنظام
التمييز واضح:
• لا إكراه على الإيمان.
• لكن من آمن، فالتزامه بأحكام ما آمن به أمرٌ لازم.
فالإسلام ليس شأناً وجدانياً محضاً، بل هو أيضاً نظام حياة. فالعبادات كالصلاة والصيام والزكاة مسؤولية فردية، وأما الأحكام المتعلقة بالمجال العام فهي جزء من النظام الاجتماعي.
وقد قال رسول الله ﷺ:
«كلكم راعٍ وكلكم مسؤولٌ عن رعيته»[6]
وهذا يدل على تلازم المسؤولية الفردية والجماعية.
خامساً: بناء الأجيال: البطن أم القلب؟
التعليم ليس إعداداً لمهنة فحسب، بل هو بناءٌ للشخصية. والعلم إذا انفصل عن الأخلاق أنتج قوةً بلا وجهة.
وقال النبي ﷺ:
«ألا وإن في الجسد مضغةً، إذا صلحت صلح الجسد كله، وإذا فسدت فسد الجسد كله؛ ألا وهي القلب»[7]
فإذا فسد القلب، لم يُثمر العلم فضيلةً، ولم تُنتج القوة عدلاً.
وجيلٌ شَبِعَت بطونُه وجاعت قلوبُه قد يُقدِّم المصلحة على المبدأ، ويُقدِّس القوة، ويحوّل الأخلاق إلى أداة. ومثل هذا الجيل لا يخدم الحقيقة، بل يخدم من يملك زمام القوة.
سادساً: غاية الإسلام: العبودية والاستقامة
قال تعالى:
﴿وَمَا خَلَقْتُ الْجِنَّ وَالْإِنسَ إِلَّا لِيَعْبُدُونِ﴾ (الذاريات، 51/56)[8]
فإذا كانت الغاية من الخلق هي العبودية لله، فإن حصر التربية في إعدادٍ معيشيٍّ فحسب اختزالٌ لحقيقة الإنسان. فالخبز يُبقي الحياة، أما الاستقامة فتعطيها معناها.
الخاتمة
قوله تعالى: ﴿لَا إِكْرَاهَ فِي الدِّينِ﴾ متعلقٌ بباب الدخول في الإيمان؛
وقوله: ﴿أَطِيعُوا اللَّهَ وَأَطِيعُوا الرَّسُولَ﴾ متعلقٌ بما بعد الدخول.
لا يُكره أحدٌ على الإسلام، ولكن من اختاره طوعاً فالتزامه بأحكامه مقتضى العهد، لا لونٌ من ألوان الجبر.
إن الاقتصار على إشباع البطون دون إحياء القلوب تعريفٌ ناقصٌ للإنسان. قد يكون الجيل قوياً في مادته، لكنه إذا فقد الوجهة كان قوةً سائبة.
ويبقى السؤال قائماً:
إلى مَن يخدم جيلٌ شبعَت بطونُه وجاعت قلوبُه؟
أَيَخدمُ الحقيقة؟
أم يخدمُ من يملك القوة؟
إعداد: أحمد ضياء إبراهيم أوغلو
22.02.2026 – أوسكودار
الحواشي:
[1] القرآن الكريم، الحجر 15/29.
[2] القرآن الكريم، الرعد 13/28.
[3] القرآن الكريم، البقرة 2/256.
[4] القرآن الكريم، النساء 4/59.
[5] القرآن الكريم، العنكبوت 29/2.
[6] البخاري، الأحكام 1؛ مسلم، الإمارة 20.
[7] البخاري، الإيمان 39؛ مسلم، المساقاة 107.
[8] القرآن الكريم، الذاريات 51/56.
[9]https://www.facebook.com/reel/1458343455906671/referral_source=external_deeplink&http_ref=eyJ0cyI6MTc3MTczNjk3NzAwMCwiciI6IiJ9