Kader Zaviyesinden Felaketleri ve İlâhî Hikmeti Doğru Anlamak

Mukaddime

İnsanlık tarihi boyunca büyük sarsıntılar, yangınlar, salgınlar ve savaşlar yalnız şehirleri değil, kalpleri ve akılları da sarsmıştır. 1 Kasım 1755’te meydana gelen 1755 Lizbon Depremi, yalnız bir şehrin yıkımı değil; Batı düşüncesinde Allah’ın adaleti ve hikmeti meselesinin yeniden tartışılmasına yol açan bir kırılma noktasıdır. Bu hadise, bilhassa Voltaire ile Jean-Jacques Rousseau arasında sert polemiklere sebep olmuş; ilâhî adalet fikri yoğun biçimde sorgulanmıştır.[1]

İslâm düşüncesi kader, hikmet ve adaleti asırlarca derinlemesine işlemiştir. Meseleyi salt ceza kavramına indirgememiştir. Felaketleri imtihanın bir parçası olarak değerlendirmiş; ikaz, arınma ve yükseliş boyutlarını birlikte ele almıştır.

Bugün de aynı sual canlıdır:
Allah masum görünen kullarının ölümüne neden müsaade eder?
O’nun adaleti bu hâdiselerde nasıl anlaşılmalıdır?

Bu yazı, kader zaviyesinden felaketleri ele alarak ilâhî hikmeti doğru anlamaya yönelik bir tefekkür çabasıdır.

I. Kader ve İlâhî İlim

İslâm akîdesine göre kader, Allah’ın ezelî ilmiyle her şeyi kuşatması ve takdir buyurmasıdır. Bu takdir cebir değildir. İlmin kuşatıcılığıdır.[2]

Said Nursi kaderi “ilm-i ezelînin bir nevî defteri” olarak tarif eder. Allah’ın bilmesi kulun iradesini ortadan kaldırmaz. Kul seçer. Allah yaratır.[3]

Kur’ân-ı Kerîm şöyle buyurur:

“Yeryüzünde ve kendi nefislerinizde meydana gelen hiçbir musibet yoktur ki, biz onu yaratmadan önce bir kitapta yazılmış olmasın.” (Hadîd, 57/22)

Bu ayet hadiselerin ilâhî ilim içinde cereyan ettiğini bildirir. Fakat zulmü Allah’a nisbet etmez. Çünkü O, zulmetmez (Âl-i İmrân, 3/182).

II. Şer Meselesi ve Âlemin Yapısı

Felsefe tarihinde kötülük problemi “teodise” adıyla anılmıştır.[4] İslâm kelâmı meseleyi “şer” kavramı üzerinden işlemiştir.

  1. Şerrin Mahiyeti

Kelâm âlimleri şerri iki kısımda ele alır:
1. Ahlâkî şer – insan iradesinden doğan kötülük.
2. Tabiî şer – deprem, salgın, kuraklık gibi hadiseler.

Al-Ghazali şerrin bağımsız bir varlık olmadığını, hayra nisbetle anlaşıldığını belirtir.[5]

Ibn Taymiyyah de Allah’ın yaratmasında mutlak kötülük bulunmadığını ifade eder.[6]

Allah’ın fiilleri hikmetsiz değildir.
Kulun idraki her hikmeti kuşatamayabilir.

III. Âlemin İmtihan Yurdu Oluşu

Kur’ân’ı Kerim şöyle buyurur:

“O, hanginizin daha güzel amel yapacağını denemek için ölümü ve hayatı yarattı.” (Mülk, 67/2)

Dünya nihai mükâfat yeri değildir. İmtihan yurdudur.

Uhud’da müminler ağır yara almış, yetmiş sahabî şehit düşmüştür. Kur’ân’ı Kerim bu hadise üzerine şöyle buyurur:

“Eğer siz bir yara aldıysanız, o topluluk da benzeri bir yara almıştır…” (Âl-i İmrân, 3/140)

Musibet yalnız ceza değildir. Arınma ve ayıklanmadır.

IV. Masumların Ölümü Meselesi

En zor sual şudur: Masum görünen kimseler neden ölür?

İslâm’a göre ölüm yokluk değildir; bir âlemden diğerine geçiştir.[7] Erken yaşta vefat eden için ölüm ebedî azap değil; ebedî rahmete kapı olabilir.

Hz. Peygamber şöyle buyurur:

“Müminin başına gelen yorgunluk, hastalık, keder hatta ayağına batan diken bile günahlarına kefaret olur.”[8]

Musibet yalnız zahire bakılarak hükme bağlanamaz.

Merhum Ahmet Kavlak Hoca, kader ve tevhid bahislerini işlerken musibetleri “imtihanın hikmet penceresi”nden okumak gerektiğini vurgular; acele hüküm vermenin insanı ya inkâra ya da sert bir gazap anlayışına sürükleyebileceğini ifade eder.[9]

Bu hakikati günümüzün en yakıcı örneklerinden biri üzerinden de görebiliriz.

V. Gazze Misali ve İlâhî Mühlet

Gazze Şeridi’nde yaşanan zulüm karşısında aynı sual yükselmektedir: Allah neden engel olmuyor?

Kur’ân’ı Kerim şöyle buyurur:

“Zalimlerin yaptıklarından Allah’ı gafil sanma. Onları ancak gözlerin dehşetle bakakalacağı bir güne erteliyor.” (İbrâhim, 14/42)

Bu ayet adaletin ertelenebileceğini bildirir.

Mühlet rıza değildir.

Hüküm gecikebilir. Fakat kaybolmaz.

VI. Hikmet ve İdrak Sınırı

Hikmet, her şeyi yerli yerinde yapmaktır. Allah’ın fiilleri hikmetsiz değildir.[10]

Fakhr al-Din al-Razi, kulun aklının ilâhî hikmeti bütünüyle kuşatamayacağını belirtir.[11]

İnsan her sebebi göremeyebilir. Fakat O’nun fiillerinde abes bulunmayacağına iman eder.

Sonuç

Felaketler karşısında üç aşırı tutum vardır:
1. Her şeyi rastlantı saymak.
2. Her felaketi doğrudan gazap görmek.
3. İlâhî hikmeti bütünüyle inkâr etmek.

İslâm düşüncesi bu üç uçtan da uzaktır.

Kader kör bir zorunluluk değildir.
Şer mutlak değildir.
Dünya nihai hesap yeri değildir.

Allah zulmetmez.
O’nun hikmeti eksik değildir.
Rahmeti gazabını geçmiştir.

Mazlumun gözyaşı yerde kalmaz.
Hiçbir hak zayi olmaz.

Hazırlayan: Ahmet Ziya İbrahimoğlu
17 Şubat 2026 – Üsküdar

Dipnotlar:
[1] Voltaire, Poème sur le désastre de Lisbonne; Rousseau’nun 18 Ağustos 1756 tarihli mektubu.
[2] Ebû Mansûr el-Mâturîdî, Kitâbü’t-Tevhîd.
[3] Said Nursi, Sözler, 26. Söz.
[4] Gottfried Wilhelm Leibniz, Essais de Théodicée.
[5] Gazâlî, İhyâʾ ʿUlûmi’d-Dîn.
[6] İbn Teymiyye, Mecmûʿu’l-Fetâvâ.
[7] Kur’ân, Ankebût 29/64.
[8] Buhârî, Merdâ 1; Müslim, Birr 52.
[9] Ahmet Kavlak, kader ve tevhid bahislerine dair ders ve sohbet notları.
[10] Bakara 2/216.
[11] Fahreddin er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb.

ترجمة من التركية إلى العربية: 👇

فهم البلايا والحكمة الإلهية من زاوية القدر

المقدمة

على امتداد تاريخ البشرية لم تزل الزلازل والحرائق والأوبئة والحروب تهزّ المدن كما تهزّ القلوب والعقول. وكان زلزال 1755 Lisbon earthquake الذي وقع في الأول من نوفمبر سنة 1755م نقطة تحوّل لم تقتصر آثارها على دمار مدينة، بل أعادت في الفكر الغربي طرح مسألة عدل الله وحكمته. وقد أثار هذا الحدث جدلاً حادًّا بين Voltaire وJean-Jacques Rousseau، حيث خضع مفهوم العدالة الإلهية لنقاش واسع.[1]

أما الفكر الإسلامي فقد تناول مسألة القدر والحكمة والعدل عبر القرون معالجة عميقة رصينة، ولم يحصر البلايا في مفهوم العقوبة فحسب؛ بل قرأها في ضوء الابتلاء والإنذار والتطهير والارتقاء.

ولا يزال السؤال حاضرًا اليوم:
لماذا يأذن الله بموت من يبدو بريئًا في نظرنا؟
وكيف يُفهم عدله سبحانه في ضوء هذه الوقائع؟

هذه المقالة محاولة تأمل في فهم البلايا من زاوية القدر، واستجلاء الحكمة الإلهية في إطار عقدي متوازن.

أولاً: القدر والعلم الإلهي

القدر في العقيدة الإسلامية هو إحاطة الله سبحانه بعلمه الأزلي بكل شيء وتقديره له. وليس في ذلك جبرٌ للعباد، بل هو إحاطة علم.[2]

وقد عرّف Said Nursi القدر بأنه “دفتر من دفاتر العلم الأزلي”، مؤكِّدًا أن علم الله لا يُلغي اختيار العبد. فالعبد يختار، والله يخلق.[3]

قال تعالى:

﴿مَا أَصَابَ مِن مُصِيبَةٍ فِي الْأَرْضِ وَلَا فِي أَنفُسِكُمْ إِلَّا فِي كِتَابٍ مِّن قَبْلِ أَن نَّبْرَأَهَا﴾ (الحديد: 22)

فالآية تُثبت أن الحوادث تجري بعلم الله، لكنها لا تنسب إليه ظلمًا، إذ هو سبحانه لا يظلم أحدًا (آل عمران: 182).

ثانيًا: مسألة الشر وبنية العالم

عُرفت مشكلة الشر في الفلسفة باسم “الثيوديسيا”.[4] أما علم الكلام الإسلامي فقد عالجها من خلال مفهوم “الشر”.

  1. ماهية الشر

قسم علماء الكلام الشر إلى نوعين:
1. شرّ أخلاقي: ناشئ عن اختيار الإنسان.
2. شرّ طبيعي: كالزلازل والأوبئة والقحط.

يرى Al-Ghazali أن الشر ليس وجودًا مستقلًا مطلقًا، بل يُفهم بالإضافة إلى الخير.[5]

كما قرر Ibn Taymiyyah أن في خلق الله لا يوجد شرٌّ محض.[6]

أفعال الله ليست عبثًا.
لكن إدراك الإنسان لا يحيط بكل حكمة.

ثالثًا: الدنيا دار ابتلاء

قال تعالى:

﴿الَّذِي خَلَقَ الْمَوْتَ وَالْحَيَاةَ لِيَبْلُوَكُمْ﴾ (الملك: 2)

فالدنيا ليست دار جزاء نهائي، بل دار اختبار.

وفي أُحد قُتل سبعون من الصحابة، ونزل قوله تعالى:

﴿إِن يَمْسَسْكُمْ قَرْحٌ فَقَدْ مَسَّ الْقَوْمَ قَرْحٌ مِّثْلُهُ﴾ (آل عمران: 140)

فالمصيبة ليست عقوبةً دائمًا، بل قد تكون تمحيصًا ورفعة.

رابعًا: مسألة موت الأبرياء

أصعب الأسئلة: لماذا يموت من يبدو بريئًا؟

في التصور الإسلامي الموت انتقال لا فناء.[7] وقد يكون الموت المبكر بابًا إلى رحمة أوسع.

قال النبي ﷺ:

«ما يُصيب المؤمن من نصب ولا وصب ولا همٍّ ولا حزنٍ حتى الشوكة يشاكها إلا كفّر الله بها من خطاياه».[8]

فلا يجوز الحكم على المصيبة من ظاهرها فقط.

وقد كان أحمد قفلاق في دروسه حول القدر والتوحيد يؤكد ضرورة قراءة المصائب من نافذة الحكمة، ويحذّر من التسرع في تفسيرها تفسيرًا عقابيًّا محضًا، لما في ذلك من انحراف في فهم عدل الله ورحمته.[9]

خامسًا: مثال غزة والإمهال الإلهي

ما يجري في Gaza Strip يعيد طرح السؤال ذاته: لماذا لا يمنع الله الظلم فورًا؟

قال تعالى:

﴿وَلَا تَحْسَبَنَّ اللَّهَ غَافِلًا عَمَّا يَعْمَلُ الظَّالِمُونَ﴾ (إبراهيم: 42)

فالآية تُبين أن الإمهال لا يعني الإهمال.

الإمهال ليس رضا.

وقد يتأخر الحكم، لكنه لا يضيع.

سادسًا: حدود الإدراك البشري

الحكمة هي وضع الشيء في موضعه. وأفعال الله منزهة عن العبث.[10]

وقد بيّن Fakhr al-Din al-Razi أن العقل البشري لا يستطيع الإحاطة بجميع الحكم الإلهية.[11]

قد لا يرى الإنسان كل الأسباب.
لكنه يوقن أن فعل الله خالٍ من العبث.

الخاتمة

توجد ثلاثة انحرافات عند مواجهة البلايا:
1. ردّ كل شيء إلى المصادفة.
2. اعتبار كل بلاء عقوبة مباشرة.
3. إنكار الحكمة الإلهية.

أما المنهج الإسلامي فيتوسط بينها.

القدر ليس جبرًا أعمى.
والشر ليس مطلقًا.
والدنيا ليست دار الحساب النهائي.

الله لا يظلم.
وحكمته كاملة.
ورحمته سبقت غضبه.

دمعة المظلوم لا تضيع.
ولا يضيع عنده حق.

إعداد: أحمد ضياء إبراهيم أوغلو
17 فبراير 2026 – أوسكودار

الهوامش:
[1] Voltaire, Poème sur le désastre de Lisbonne؛ ورسالة Rousseau المؤرخة في 18 أغسطس 1756م.
[2] أبو منصور الماتريدي، كتاب التوحيد.
[3] سعيد النورسي، الكلمات، الكلمة السادسة والعشرون.
[4] Leibniz, Essais de Théodicée.
[5] الغزالي، إحياء علوم الدين.
[6] ابن تيمية، مجموع الفتاوى.
[7] العنكبوت: 64.
[8] البخاري، المرضى 1؛ مسلم، البر 52.
[9] دروس ومحاضرات أحمد قفلاق في مباحث القدر والتوحيد.
[10] البقرة: 216.
[11] فخر الدين الرازي، مفاتيح الغيب.