İnsan Merkezli Sistemlerde Hukuk ve Ahlak Anlayışı
Devletlerin Adalet ve Ahlak Telakkisinin İnsan Terbiyesi Üzerindeki Tesiri
Giriş
Adalet, yalnız mahkeme salonlarında dağıtılan bir hüküm değildir.
O, insanın fıtratıyla başlayan; vicdanında kök salan ve toplum düzenine hayat veren ilahî bir ölçüdür. Hukuk ise bu ölçünün dünyadaki tezahürüdür.
İnsan merkeze alınmadan kurulan her sistem, zamanla insanı ezen bir düzene dönüşür. Fıtratı gözetilmeyen birey, hukuku bir sığınak değil; korku kapısı olarak görmeye başlar. Böyle bir ortamda adalet metinlerde yaşar, fakat hayatta karşılık bulamaz.
Devlet ile vatandaş arasındaki bağ yalnız kanunlarla değil; güven, vicdan ve ahlak üzerinden ayakta durur. Bu bağ zedelendiğinde, hukuk şekil kazanır; adalet ise ruhunu kaybeder.
Bu yazı, adaletin yalnız mevzuatla değil, insanın korunmuş fıtratıyla mümkün olabileceğini; ahlak zemininden koparılan hukukun nasıl zulme kapı araladığını müşahhas bir misal üzerinden anlatma gayretidir.
İnsan, Fıtrat ve Adalet İlişkisi
Allah Teâlâ’nın yeryüzünde yarattığı eşref-i mahlûk olan insanın fıtratı gözetilmeden; onun korunmasına gereken ihtimam gösterilmeden ne sahici bir adalet düzeni kurulabilir ne de köklü bir ahlak anlayışı inşa edilebilir.
Fıtratı örselenmiş, vicdanı zedelenmiş, hak duygusu aşınmış bir toplumda adalet yalnızca metinlerde kalır. Zira adalet, kanun satırlarından önce insanın kalbinde ve idrakinde kök salar.
Devletler varlığını ancak; hak ve hukuk anlayışını esas kabul eden, emanet şuurunu benimsemiş ahlaklı insanlara güven temeli üzerine bina edebilir. Güvenin zedelendiği yerde ne hukuk işler ne de adalet ayakta kalabilir.
Geçmiş icraatları ve yerleşmiş teamülleri gelişigüzel iptal eden, dün meşru saydığını bugün yok hükmünde gören idare anlayışı yalnız hukuk düzenini değil, vatandaşın ahlak telakkisini de ifsat eder.
Vatandaşının hak ve hukukunu titizlikle koruyamayan bir sistemle adalet tesis edilemez.
Adaletin tesis edilemediği toplumlarda ise ahlakın bozulması kaçınılmaz hâle gelir.
Müşahhas Bir Misal: Toprak, Tapu ve Güvenin Kaybı
Doğduğum yer olan Of’taki köyümde Cumhuriyet döneminde ilk defa kadastro çalışması yapılmıştır. Halkın elinde gerek Osmanlı devrinden kalma, gerekse Cumhuriyet döneminde verilmiş hisseli tapular bulunmaktaydı.
Bu tapular; 30-40 dönümlük bir adanın sınırlarını işaret eden, hudutları yazılı araziler üzerinde kişilerin sahip olduğu hisseleri gösterirdi. Herkesin yeri belliydi, sahibi bilinirdi. Bu durum, kimsenin başkasının yerine geçmesine imkân tanımayan yerleşik bir düzen meydana getirmişti.
Bölgede arazi hem kıt, hem engebeli, hem de tarıma elverişli değildir. Bu sebeple halk gurbete çıkmak zorunda kalmıştır. Köylerin zamanla ihmal edilmesiyle eski hayvan otlakları, kızılağaç ve benzeri kendiliğinden bitip kolay büyüyen ağaçlarla kaplanarak orman görünümü kazanmıştır.
Çay bitkisinin yaygınlaşması gençleri yeniden köylerine yöneltmiş; eski otlak alanlarında kendiliğinden yetişmiş ağaçlar kesilip arazi temizlenerek çay bahçeleri oluşturulmaya başlanmıştır.
Bu süreçte orman idaresinin müdahalesiyle vatandaşlar hakkında davalar açılmıştır.
Yargılamalar sırasında tapuların gereği gibi incelenmemesi, bilirkişilerin bölgeyi tanımaması, mahallî kullanım biçimlerinin göz ardı edilmesi ve hâkimlerin yöre şartlarına tam vakıf olamaması sebebiyle adalet mekanizması yanıltılmış; zedelenip sarsılmıştır.
Vatandaşına güvenmeyen devlet anlayışı, neticede vatandaşı da devletine güvenemez hâle getirmiştir.
Masa Başı İdare ve Kısır Döngü
Mülkî amirlerin masa başından yürüttüğü idare anlayışı, sahada yaşanan dramın ilgili kurumlara doğru biçimde aktarılmasına imkân tanımamıştır.
Bir tarafta kanun koyucu irade,
bir tarafta uygulayıcı hâkimler,
öbür tarafta vatandaşı suçlayan orman idaresi ve bilirkişiler…
Herkes birbirini sorumlu tutarken, bizler adeta kısır bir döngü içinde hak aramak üzere adalet oyunu oynar hâle geldik.
Oysa elimizdeki tapuların bir kısmının arkasında, tapuyu inşa eden kişi tarafından Osmanlıca olarak arazinin yeri açıkça yazılmıştı. Yüz yıla yakın süredir kullanım şekli mahallî bilirkişilerce bilinmekteydi. Mahallemizde devlet ormanı bulunmadığı hususu resmî kurumlar adına ifade edilmişti.
Buna rağmen arazilerin bir bölümü devlet ormanı olarak tescil edilmiştir.
Adaletin Kaybı, Ahlakın Çözülüşü
Ben adaleti arıyorum;
adalet ise benim peşimden koşup beni yakalamaya çalışıyor.
Buluşmamız yalnızca benim sanık konumumda mümkün olabiliyor.
İnsan unsuru bozulduğunda adaletten kaçılır hâle gelinir.
Adalet tecelli etmeyince ahlaksızlık beslenir ve yayılır.
Hangisinin önce geldiğini ayırt etmek güçleşmiştir.
İngilizler sömürdükleri ülkelerde dahi, sömürdükleri insanların duasını almayı başarabilmişlerdi. Biz ise kendi kimliğimize yabancılaştıktan sonra ne adaletimizi ne de ahlakımızı muhafaza edebildik.
Sonuç: Adalet Yeniden Nereden Başlar?
Bugün karşı karşıya bulunduğumuz mesele yalnız bir tapu ihtilafı, bir orman davası yahut mahkeme hatası değildir. Bu, adaletin insandan koparılmasının doğurduğu derin bir kırılmadır.
Kanunların banisi mi yoksa uygulayıcısı mı daha mesuldür, bunu tayin etmek güçtür.
Fakat inkâr edilemeyecek bir hakikat:
Bu bozulmada hepimizin payı vardır.
Sadece pay oranlarımız farklıdır.
Adalet; metinlerin çoğalmasıyla değil, vicdanın dirilmesiyle ayağa kalkar.
Hukuk; insanı merkeze almadıkça zulmün kılıfı hâline gelir.
Ahlak ise adaletin olmadığı yerde barınamaz.
Düzelmenin nereden ve nasıl başlayacağını bilmiyoruz.
Lakin şunu biliyoruz:
Adaletin yeniden tesis edilmediği hiçbir yerde huzur kök salmaz.
Ve bu memleketin bugün, her zamankinden daha fazla adalete ihtiyacı vardır.
Hazırlayan: Ahmet Ziya İbrahimoğlu
17.01.2026 – Üsküdar