Hayat Nizamı Olan İslam ile Dindar Atatürkçülüğü Uzlaştırma
Telkin mi, Tercih mi? Son Karar Kimin?
Giriş
Türkiye’de siyaset çoğu zaman fikir üretmekten çıkar, alkış avcılığına dönüşür. Ses yükseldikçe hakikat de yükseliyor sanılır. Oysa megafonun şiddeti ile fikrin derinliği arasında hiçbir zorunlu bağ yoktur.
Bir slogan ne kadar çok tekrar edilirse o kadar doğru kabul edilir. Meydan ne kadar dolarsa mesele o kadar “hallolmuş” sayılır. Kalabalıklar ikna olmaz; sadece coşar. Coşku geçicidir, hakikat kalıcıdır.
Son yıllarda Hüseyin Baş, genç yaşı ve ateşli hitabetiyle özellikle Kemalist çevrelerin dikkatini çekti. Babası Haydar Baş’tan devraldığı Bağımsız Türkiye Partisi’ni aynı mirası yeni bir ambalajla sunuyor: Hem “dindar” hem “Atatürkçü”.
Ne kadar zarif bir ambalaj…
Keşke muhteva da o kadar tutarlı olsaydı.
Ortada bir miras var.
Yine ortada bu mirası herkesin kolayca kabul edeceği bir terkip arayışı var.
Ama mesele ambalaj değil, hükümdür.
Soru çok basit:
Bu terkip gerçekten yekpare bir bütün mü, yoksa iki ayrı hüküm kaynağının ustaca yan yana dizilmiş hali mi?
I. Milli Ekonomi: Matbaadan Zenginlik Çıkar mı?
“Milli Ekonomi Modeli” yıllarca şöyle vaaz edildi: Devlet para bassın, vatandaş bolluğa kavuşsun, borçlar sıfırlansın, herkes feraha ersin. İktisat adeta bir sihirli düğmeye basmak kadar kolay gösterildi.
Kulağa ne kadar cazip geliyor…
Keşke kıymet de matbaadan çıksaydı. O zaman hiperenflasyon partileri kurar, hepimiz trilyoner olurduk.
Müşahhas düşünelim: Bir şehre ansızın trilyonlar dağıtılsın. İlk hafta marketler dolar, esnaf bayram eder, herkes “yaşasın” diye bağırır. Ama çok geçmeden fiyatlar uçar, raflar boşalır, para kağıt parçasına döner. Neden? Üretim artmadı, emek çoğalmadı, verimlilik yükselmedi, dış denge gözetilmedi.
Bir başka örnek: Zimbabwe’de benzer bir “model” denendi. Matbaalar durmadı, sonuç ortada: Enflasyon milyonda birlere ulaştı, halk ekmek kuyruklarında aç kaldı.
İktisat temenniyle değil, katı kaidelerle yürür. Para basmak kolaydır; ama değerini korumak üretim, alın teri, güven ve disiplin ister.
Bu soruya heyecan ve coşkuyla cevap veriliyorsa, ortada çözüm değil, yalnızca telkin vardır.
Kolay refah vaadi, zor gerçekleri ertelemenin en eski siyaset numarasıdır.
II. Dindar Atatürkçülük: İki Hakem Aynı Maçta
Şimdi sahnede yeni bir sihirli formül: “Dindar Atatürkçülük.”
Ne kadar ustaca bir buluş!
Hem camiye yakın, hem meydana.
Hem inancı incitmiyor, hem Cumhuriyet’i koruyor gözüküyor.
Sanki yılların derin ideolojik çatışması üç kelimeyle sonsuza dek çözülmüş.
Keşke tarihî çelişkiler bir sloganla buharlaşsaydı. O zaman “ebedi barış” diye bir parti kurar, bütün dünyayı kurtarırdık.
Gerçek çok net:
Atatürkçülük nihai otoriteyi beşerî akıl ve iradede görür.
İslam ise hayat nizamı olarak ilahî hükmü tek ve mutlak ölçü kabul eder.
İki ayrı hakem…
Aynı anda ve eşit güçte sahada duracaklarsa, son düdüğü kim çalacak?
Müşahhas örnek: Bir genç camide imamdan “faiz haramdır, içki yasaktır” işitir; okulda öğretmenden “laik ekonomi faizle yürür, bireysel özgürlük esastır” duyar. Hangisine itaat edecek? Veya bir yönetici hem şer’î hükümleri hem laik kanunları aynı anda uygulamaya kalksa, hangi madde üstün gelecek?
“Çelişki yok” iddiası boş bir telkindir. Bu iddianın arkasında üç ihtimalden biri mutlaka vardır:
- İslam vicdanlara hapsedilmiş, içtimai hayattan ve sistem kurucu vasfından uzaklaştırılmıştır.
- Atatürkçülük tarihî muhtevasından arındırılmış, nostaljik bir simgeye dönüştürülmüştür.
- Her ikisi de sulandırılmış, bağlayıcılıkları yok edilmiştir.
Her üç durumda da bir “değişim” vardır. Ama bu değişim “muhteşem bir uzlaşma” diye pazarlanır.
Kelime oyunu hüküm birliği getirmez.
Kare ile daireyi aynı cümlede geçirmek, geometriyi değiştirmez.
III. Hitabetin Büyüsü ve Çelişkinin Örtüsü
Genç bir liderin enerjik üslubu, sosyal medyadaki keskin cevapları, meydandaki ateşli konuşmaları dikkat çeker. Alkışlar gökyüzüne çıkar, videolar milyonlarca izlenir.
Ama alkış tenakuzu çözmez; sadece örter.
Müşahhas bir misal: “Hem dindar hem Atatürkçü” denir; salon ayağa kalkar. Bir müddet sonra aynı isim açık bir çelişki sergiler. Alkış kalır, tutarlılık kaybolur. Hitabet siyaseti besler; hakikati inşa etmez.
IV. Zarif Ertelenmiş Çatışma
Hatalı terkip, zıt unsurları yan yana koymak değil; zıtlığın hakikatini inkâr etmektir.
Farklı hâkimiyet anlayışlarını aynı çatı altında tutmanın üç yolu vardır:
- Birini üstün kılmak → O zaman terkip değil, açık teslimiyet olur.
- Her ikisini inceltmek → Derinlik kaybolur, geriye sulu bir kokteyl kalır.
- Konuyu sadece söz düzeyinde bırakmak → Fikir değil, güzel cümle dolaşır.
Üçüncü yol en zarif ve en tehlikelidir.
Çelişki çözülmez; yalnızca şık bir ambalajla ertelenir.
V. Sonuç: Telkin mi, Tercih mi? Son Karar Kimin?
Bir politik miras, genç ve karizmatik bir yüzle yeniden cilalanabilir. Eski iddialar yeni sloganlarla süslenebilir. Taraflar kısa süreli bir tatmin yaşayabilir. Ama mesele üslup değil; hükümdür.
Beşerî irade ile ilahî hüküm aynı anda ve eşit derecede nihai merci olabilir mi?
Hayır. Asla olamaz.
Gerçek hayatta tercih kaçınılmazdır.
Camide “İslam hayat nizamıdır” dersiniz;
okulda, iş yerinde, mahkemede, devlette “laiklik esastır” dersiniz.
Aynı toplum, aynı birey bu çift başlılığı ne kadar taşıyabilir? Telkinle bir süreliğine zihinleri oyalayabilirsiniz:
“Bakın, hem dindar hem Atatürkçü olmak mümkün!”
Fakat uygulama başladığında denge bozulur.
Ya biri geri çekilir, ya da toplum gerilimin içine sürüklenir.
Eğer esas İslam’ın hayat nizamı ise; kanun, eğitim, ekonomi ve aile düzeni ilahî hükme göre şekillenir.
Eğer esas laik Atatürkçü çerçeve ise; İslami hükümler vicdanın dar alanına çekilir.
İkisini birden eşit derecede bağlayıcı saymak, geride yalnızca kafa karışıklığı, çelişki ve nihayetinde çözülme bırakır.
Gerçek cesaret, herkesi aynı anda memnun edecek bir formül aramak değildir; hangi hükmün son sözü söylediğini açıkça ve korkusuzca ilan etmektir.
Politika alkışla, telkinle ve coşkuyla büyür.
Hakikat ise net tercihle ortaya çıkar.
Ve halk er ya da geç şunu görür:
Güzel kelimeler değil, yapılan tercihler konuşur.
Hazırlayan: Ahmet Ziya İbrahimoğlu
15.02.2026 – Üsküdar
ترجمة من التركية إلي العربية:👇
من الإسلام نظام حياة إلى الكمالية المتدينة: هل التلقين أم الاختيار؟ من صاحب القرار النهائي؟
المقدمة
في تركيا، غالبًا ما تتحول السياسة من جهد إنتاج الأفكار إلى فن جمع التصفيق. يُظن أن الحقيقة ترتفع بارتفاع الصوت، لكن بين قوة الصوت وعمق الفكرة لا توجد علاقة ضرورية.
كلما تكررت عبارة، اعتُبرت أكثر صدقًا. وكلما امتلأ الميدان، اعتُبرت القضية محلولة. الجماهير لا تُقنع؛ بل تُحمّس. الحماسة عابرة، أما الحقيقة فدائمة.
في السنوات الأخيرة، جذب حسين باش انتباه الأوساط الكمالية بصغر سنه وخطابته النارية. إن حزب تركيا المستقل الذي يرأسه يقدم الميراث الذي تلقاه من مؤسسه حيدر باش بترتيب تعبيري جديد: “متدين” و”كمالي” في آنٍ واحد.
يا لها من عباءة أنيقة…
ليت الجوهر نفسه كان متسقًا بهذه الدرجة.
هناك ميراث. وهناك سعي لتركيب يجعل هذا الميراث مقبولًا لدى الجميع بسهولة…
لكن المسألة ليست في العباءة، بل في الحكم.
السؤال بسيط:
هل هذا التركيب فعلاً كلٌّ متماسك، أم مجرد وضع حكمين متباينين جذريًا جنبًا إلى جنب؟
I. الاقتصاد الوطني: هل تخرج الثروة من المطبعة؟
قدَّم نموذج “الاقتصاد الوطني” لسنوات طويلة كأمل: الدولة ستطبع النقود، والمواطن سيرتاح، والديون ستُسدَّد. الاقتصاد بدا كأن الضغط على زرٍّ واحد يكفي لتحقيق الرفاهية.
يا لها من صورة جذابة… ليت القيمة كانت تُطبع أيضًا من المطبعة! عندها لكنا جميعًا مليارديرات، وربما لكانت هناك أحزاب تضخم.
فكروا: لنفرض توزيع تريليونات في مدينة فجأة. في الأسبوع الأول، الأسواق تزدهر، البائعون يفرحون، والجميع يهتف “تحيا الوفرة!”. لكن بعد وقت قصير، ترتفع الأسعار، تُفرغ الرفوف، وتتحول الأوراق النقدية إلى مجرد ورق. لماذا؟ الإنتاج لم يزد، العمل لم يتضاعف، الكفاءة لم ترتفع، والتوازن الخارجي لم يُراعَ.
مثال آخر: في زيمبابوي، تم تجربة نموذج مشابه. الطباعة لم تتوقف، والنتيجة واضحة: التضخم بلغ معدلات هائلة، واحتاج الناس إلى طوابير الخبز للبقاء على قيد الحياة.
الاقتصاد لا يسير بالتمني، بل بالقاعدة الصارمة. طباعة النقود سهلة؛ لكن الحفاظ على قيمتها يتطلب إنتاجًا، عملًا، كفاءة، وثقة.
إذا كانت الإجابة على هذا السؤال حماسة بدل تفسير، فهذا ليس حلًا، بل تلقين.
الوعد بالرخاء السهل هو أقدم حيلة سياسية لإرجاء مواجهة الحقائق الصعبة.
II. الكمالية المتدينة: حكمان في مباراة واحدة
الآن يظهر تركيب جديد: “الكمالية المتدينة”.
قريب من المسجد، وقريب من الساحة.
يحمي الإيمان ويبدو أنه يحمي الجمهورية.
كأن الصراع الإيديولوجي الطويل انتهى بكلمات قليلة…
ليت النزاعات التاريخية كانت تختفي بهذه السهولة!
الواقع واضح:
• الكمالية ترى السيادة في الإرادة البشرية.
• الإسلام، كنظام حياة، يرى الحكم الإلهي هو المقياس النهائي المطلق.
مصدران مختلفان للحكم…
إذا كان هذان الأصلان سيُقبلان في الوقت نفسه وبنفس الدرجة، فمن سيطلق الصافرة النهائية؟
مثال ملموس: شاب يسمع في المسجد من الإمام “الفائدة محرمة، الخمر حرام”، وفي المدرسة من المعلم “الاقتصاد العلماني يسير بالفائدة، والحريات الفردية أساسية”. من سيطيع؟
أو إذا حاول مسؤول تطبيق الشريعة والقانون العلماني معًا، أي نص يسود؟
ادعاء “لا تناقض” مجرد تلقين.
وراء هذا الادعاء، هناك ثلاث احتمالات:
1. سُحب الإسلام إلى الضمير، وبُعد عن الحياة العامة ونظام الحياة.
2. جُردت الكمالية من جوهرها التاريخي، وتحولت إلى رمز نوستالجي.
3. خُفّف كلاهما، وأُضعفت إلزاميتهما.
في كل حالة، هناك تغيير. لكن يُقدَّم باسم “الوحدة الرائعة”.
الكلمات جنبًا إلى جنب لا تصهر الأحكام؛ المربع والدائرة يمكن أن يظهرا في سطر واحد، لكن الشكل لا يتغير.
III. قوة الخطابة وغطاء التناقض
خطاب القائد الشاب المفعم بالطاقة، وسرعة الردود على وسائل التواصل، وخطاباته الحماسية في الساحة تجذب الانتباه. يرتفع التصفيق، وتُشاهد الفيديوهات بالملايين.
لكن التصفيق لا يحل التناقض؛ إنه فقط يغطيه.
مثال: في برنامج تلفزيوني، يقول: “أنا متدين وكمالي في آنٍ واحد”، ويقف الجمهور على أقدامه ويصفق بحرارة. بعد شهر، يظهر تناقض صريح في مسألة أخرى. التصفيق حاضر، التوافق غائب.
الخطابة وقود السياسة، لكنها لا تغني عن الحقيقة.
IV. تأجيل أنيق للصراع
التركيب الخاطئ ليس في جمع عناصر متضادة، بل في إنكار حقيقة التضاد.
هناك ثلاث طرق لإبقاء تصورات السيادة المختلفة تحت سقف واحد:
1. جعل أحدهما متفوقًا → هنا لا تركيب، بل استسلام واضح.
2. تخفيف كلاهما → تفقد العمق، وتصبح النتيجة كوكتيل ضعيف.
3. ترك الأمر عند مستوى الكلام → تدور العبارات، لكن الفكر لا يتحرك.
الطريقة الثالثة هي الأناقة القصوى، لكنها الأكثر خطرًا.
التناقض لا يُحل؛ إنه يُؤجَّل بأسلوب أنيق.
V. النتيجة: تلقين أم اختيار؟ من صاحب القرار النهائي؟
ميراث سياسي يمكن أن يُعيد طلاؤه بوجه شاب وجريء.
الادعاءات القديمة يمكن أن تُزيَّن بشعارات جديدة.
اللغة التوفيقية قد تطمئن الأطراف لفترة قصيرة.
لكن المسألة ليست أسلوبًا؛ بل حكم.
هل يمكن للإرادة البشرية والحكم الإلهي أن يكونا المرجع النهائي في الوقت نفسه وبنفس الدرجة؟
لا. أبدًا.
في الواقع، الاختيار حتمي.
إذا كان الإسلام أساس الحياة، تُشَكَّل القوانين، التعليم، الاقتصاد، وتنظيم الأسرة وفقًا للحكم الإلهي.
إذا كان الإطار العلماني أساسًا، تُحجز الأحكام الشرعية في زاوية الضمير.
اعتبارهما متساويَيْن في الإلزامية يترك المجتمع والناس في حيرة، تناقض، وفوضى محتملة.
الشجاعة الحقيقية ليست البحث عن صيغة سحرية تُرضي الجميع، بل الإعلان الصريح عن أي حكم هو صاحب الكلمة الأخيرة.
السياسة تكبر بالتصفيق والتلقين والحماس.
الحقيقة تظهر بالاختيار الواضح.
وفي النهاية، يرى الناس: ليست الكلمات الجميلة هي التي تتحدث، بل الاختيارات الحقيقية هي التي تتكلم.
إعداد: أحمد ضياء إبراهيم أوغلو
15.02.2026 – أوسكودار
Aynı Yazının İngilizce Tercümesi:👇
Reconciling Islam as a Way of Life with Devout Kemalism: Indoctrination or Choice? Who Has the Final Say?
Introduction
In Turkey, politics often shifts from the effort to produce ideas to the art of harvesting applause. It is assumed that truth rises with the volume of the voice; yet there is no necessary link between the strength of the sound and the depth of the idea.
The more a slogan is repeated, the truer it is believed to be. The more crowded the square, the more resolved the issue is assumed to be. Crowds are not convinced; they are stirred. Enthusiasm fades. Truth endures.
In recent years, Hüseyin Baş has attracted the attention of Kemalist circles with his youthful dynamism and fiery oratory. The Independent Turkey Party, which he leads, presents the legacy inherited from its founder Haydar Baş in a renewed expressive form: “religious” and “Kemalist” at the same time.
What an elegant cloak…
If only the essence itself were equally coherent.
There is a legacy.
There is an attempt to render this legacy acceptable to all through synthesis.
But the issue is not the cloak; it is the governing principle.
The question is simple:
Is this synthesis truly an organic whole — or merely the juxtaposition of two fundamentally divergent principles?
I. National Economy: Does Wealth Emerge from the Printing Press?
For years, the “National Economy Model” was presented as a promise of hope: The state will print money, citizens will find relief, debts will vanish. Prosperity was portrayed as though pressing a single button would suffice.
What an appealing picture…
If only value could also be printed from the press. We would all be billionaires — and perhaps even host inflation celebrations.
Consider this: suppose trillions are suddenly distributed within a city. In the first week, markets boom, vendors rejoice, and cheers of “Long live abundance!” fill the air. Soon after, prices surge, shelves empty, and banknotes become mere paper.
Why?
Because production did not increase. Labor did not multiply. Efficiency did not rise. External balance was ignored.
History offers a concrete example. In Zimbabwe, a similar path was pursued. Printing presses ran relentlessly. The result was hyperinflation at staggering levels and breadlines stretching for survival.
Economics does not operate on wishful thinking; it rests upon firm laws. Printing money is easy. Preserving its value requires production, discipline, efficiency, and trust.
If enthusiasm replaces explanation, what emerges is not policy — but indoctrination.
The promise of effortless prosperity is the oldest political method of postponing reality.
II. Devout Kemalism: Two Referees in One Match
Now a new formula appears: “Devout Kemalism.”
Close to the mosque.
Close to the square.
Protecting faith — while safeguarding the Republic.
As though a century-old ideological tension could dissolve in a handful of words.
If only history yielded so easily.
The matter is clear:
• Kemalism locates sovereignty in the human will.
• Islam, as a comprehensive way of life, recognizes divine command as the ultimate measure.
Two distinct sources of authority.
If both are accepted simultaneously and equally, who blows the final whistle?
Consider a young person who hears in the mosque, “Interest is forbidden; alcohol is unlawful,” and in school, “The secular economy functions through interest, and individual autonomy is fundamental.” Which authority prevails?
Or imagine a public official attempting to apply both sharia provisions and secular legal codes. When conflict arises, which ruling governs?
To claim there is “no contradiction” is not reconciliation — it is indoctrination.
Three possibilities lie beneath such a claim:
1. Islam is confined to private conscience, removed from public life.
2. Kemalism is stripped of its historical substance and reduced to nostalgic symbolism.
3. Both are diluted, their binding force weakened.
In every case, transformation occurs. Yet it is presented as magnificent unity.
Placing words side by side does not merge principles. A square and a circle may share the same line — but their shapes remain unchanged.
III. The Power of Oratory and the Veil of Contradiction
The young leader’s energetic speeches, swift responses on social media, and impassioned rallies command attention. Applause rises. Videos circulate widely.
But applause does not resolve contradiction; it merely conceals it.
A leader may proclaim on television, “I am both devout and Kemalist,” and receive a standing ovation. A month later, a clear inconsistency emerges on another issue. The applause remains in memory; coherence does not.
Oratory fuels politics. It does not replace truth.
IV. The Elegant Postponement of Conflict
The flaw in the proposed synthesis is not the gathering of opposites, but the denial of their opposition.
There are only three ways to house competing conceptions of sovereignty under one roof:
1. Elevate one above the other → This is not synthesis, but surrender.
2. Dilute both → Depth vanishes, leaving a weakened mixture.
3. Leave the matter at the level of rhetoric → Words circulate; ideas stand still.
The third option appears most refined — and is the most dangerous.
The contradiction is not solved. It is postponed with elegance.
V. Conclusion: Indoctrination or Choice? Who Has the Final Say?
A political legacy can be repackaged with youthful confidence.
Old claims can be decorated with new slogans.
Conciliatory language may calm opposing sides — for a time.
But the issue is not style. It is authority.
Can human will and divine command both serve as the ultimate authority at the same time and to the same degree?
No. A choice is inevitable.
If Islam forms the foundation of life, then law, education, economy, and family order are shaped according to divine command.
If the secular Kemalist framework is foundational, then sharia provisions retreat into the private realm of conscience.
Declaring both equally binding leaves individuals and society suspended in tension and confusion.
True courage does not lie in discovering a formula that pleases everyone. It lies in openly declaring which principle has the final word.
Politics grows through applause, indoctrination, and enthusiasm.
Truth emerges through decisive choice.
And in the end, it is not elegant words that speak — but the choices made that truly speak.
Prepared by: Ahmet Ziya İbrahimoğlu
15.02.2026 – Üsküdar