İnsan Ne Zaman Şeytanlaşır?
Hayırlı Akşamlar Ey İnsanoğlu…
Biliyorum; sarsıldın. Hatta belki miden bulandı. Çünkü Epstein listesi, sıradan bir siyaset skandalı değildir. O liste, insan nefsine açılmış bir kanalizasyon çukuru gibidir: Mutlak gücü, sınırsız serveti elinde tutan; kendisini hukukun ve hesabın üstünde gören bir zihnin iç yüzünü gözler önüne serer. Okuduğun ayrıntıların, en karanlık korku filmlerini dahi aşması boşuna değildir.
Fakat seni bu karanlığa doğrudan sürüklemeden önce, gel biraz geriye gidelim. Epstein Adası’na değil; Alpler’in eteklerinde, ulaşımdan yalıtılmış bir kaleye… 1785 yılında kaleme alınmış, tarihin en tehlikeli metinlerinden birinin sayfalarını aralayalım. Sabırla benimle gelmeni rica ediyorum.
Bu eser, “Sodom’un Yüz Yirmi Günü” adlı romandır. Yazarı ise adı ahlâk ilminin karanlık tarafına geçmiş, Fransız aristokratı Marki de Sade’dır. Psikoloji literatürüne “sadizm” kavramını miras bırakan şahsiyet…
Roman, devrinin toplum piramidinin zirvesinde bulunan dört kişiyi anlatır: Bir dük, bir piskopos, bir hâkim ve bir banker. Yani iktidar, din, hukuk ve servet. Tıpkı Epstein Adası’nın müdavimleri gibi… Bu dört kişi, kendilerini yüz yirmi gün boyunca dış dünyayla bağı kesilmiş bir kaleye kapatır. Yanlarında zorla getirilmiş gençler ve kız çocukları vardır. O kalede medeniyet çöker, hukuk susar, inanç susturulur. “Seçkinler”, sırf yapabildikleri için, en ağır işkenceleri, en aşağılayıcı fiilleri ve yavaş ölümü tatbik eden canavarlara dönüşür.
De Sade, burada hayal kurmaz; bir dehşet hakikatini haykırır:
“İnsan, mutlak gücü denetimden uzak bir mekânda eline geçirdiğinde, içindeki canavar uyanır ve önüne çıkan her şeyi parçalar.”
Peki ey insan oğlu, dostum…
Dünyayı kararlarıyla yöneten, serveti milyarlarla ölçülen biri neden bu denli bir alçalışa sürüklenir? Neden önünde sınırsız imkân varken, sıradan hazlarla yetinmez?
Bu sorunun cevabı için seni, insan ruhunu inceleyen önemli bir esere götüreyim: Philip Zimbardo’nun “Lucifer Etkisi” adlı çalışmasına. Stanford Hapishane Deneyi ile tanınan Zimbardo, sarsıcı bir hakikate işaret eder: Kötülük her zaman fıtrî bir vasıf değildir; çoğu zaman ortamın ve yetkinin ürünüdür. İnsana sınırsız yetki verildiğinde, hesap sorulmadığında ve tam bir gizlilik sağlandığında; merhametle ilgili sinir yolları körelir, karanlık taraf hâkim olur.
Fakat mesele burada bitmez.
İnsan nefsinin bir başka katmanında, bu azgınlığın nörobilimsel bir açıklaması daha vardır. Bilim insanları buna “dopamin alışkanlığı”, yahut daha çarpıcı bir adla “ilahların bıkkınlığı” der. Beyin uyarana alışır. Yeni alınan bir eşya ilk gün sevinç verir; kısa süre sonra sıradanlaşır. Bu zümre için her şey zaten tüketilmiştir. En pahalı sofralar, en hızlı uçaklar, en uç deneyimler… Doğal hazlar artık tesir etmez.
Bunun adı iktidar yorgunluğudur. Dopamin artık helal ve sıradan olanla salgılanmaz. İşte felaket burada başlar: Zihin, yasak olana, imkânsız olana, ahlâk ve hukukça çiğnenmesi en ağır sınıra yönelir.
Ve tam bu noktada soru belirir:
Neden çocuklar? Neden şiddet?
Çünkü bu, kalan son kırmızı çizgidir. Onu aşmak, kendini insanlığın üstünde görme sarhoşluğu verir. Aranan şey cinsellik değil; ilâhî hududu çiğneme sarhoşluğudur.
Roma’nın çöküş devrindeki sofra âdetini hatırla: Soylular, önlerinde sayısız yemek varken tıka basa yer, sonra bilinçli biçimde kusar, yeniden sofraya dönerdi. Aç oldukları için değil; tüketme hazzını kesintisiz yaşamak için… Mide sınırlıydı, arzu sınırsız.
Bugün olan da budur.
Bu insanlar, doymuş bir nefsin insanlığını kusup, yeniden masaya oturmasıdır. Ama bu kez yedikleri şey masumiyettir.
Psikoloji buna nesneleştirme der: Kurban artık insan değildir; bir eşya, bir parça, bir araçtır. Bu fiiller şehvetten değil; güç sarhoşluğundan doğar. Acı verme, kader belirleme ve durdurulamaz olma hissi…
Epstein listesi, De Sade’ın romanı ve Roma sofraları bize tek bir hakikati fısıldar:
İnsan, Allah korkusunu yitirdiğinde melekleşmez; şeytanlaşır.
Ve bu hakikati, İslam asırlar önce tek ayette özetlemiştir:
“Hayır! İnsan mutlaka azgınlaşır; kendini yeterli gördüğünde.”
Azgınlık, servetin kendisinden değil; istiknâ vehminden doğar. “Kimseye muhtaç değilim” zannı… O an insan, kulluk elbisesini çıkarır; kibir ve büyüklük libasına bürünür. O libas ona ait değildir; giyeni yakar, çevresini de yakar.
İşte bu yüzden hudutlar rahmettir. Haram ve helal, insanı kısmak için değil; insan kalabilmek içindir. Hudutsuzluk, insanı yutan bir kara deliktir.
Ve Allah’ın kelamında mutlak doğru şöyle ifade edilir:
“Eğer Allah rızkı kullarına bol bol verseydi, yeryüzünde azgınlık ederlerdi. Fakat O, dilediği ölçüde indirir. Çünkü kullarını en iyi bilen ve gören O’dur.”
Günlerin güzel olsun ey insan…
NefislerinCoğrafyası
Tercüme: Ahmet Ziya İbrahimoğlu
06.02.2026 – Üsküdar
متى يتحوّل الإنسان إلى شيطان؟
مساء الخير أيها الإنسان…
أعلم أنّك مصدوم، وربما انتابك شيء من الغثيان. فقضية إبستين ليست مجرّد فضيحة سياسية عابرة، بل نافذة كاشفة عن قاع النفس البشرية حين تمتلك القوة المطلقة والمال المطلق، وتتوهم أنّها فوق القانون وفوق المساءلة. إنّ التفاصيل التي طُرحت تتجاوز خيال أكثر أفلام الرعب ظلمة، لا لأنها خيالية، بل لأنها حقيقية إلى حدّ يبعث على الذهول.
لكن قبل أن نمضي معك في هذا الظلام، دعنا نعود قليلًا إلى الوراء؛ لا إلى جزيرة إبستين، بل إلى قلعة معزولة في جبال الألب، حيث كُتبت عام 1785 واحدة من أخطر الروايات في تاريخ الفكر الإنساني.
إنها رواية «مئة وعشرون يومًا في سدوم»، لمؤلفها الأرستقراطي الفرنسي سيّئ الصيت الماركيز دي ساد، الذي اشتُق من اسمه في علم النفس مصطلح «السادية».
تحكي الرواية عن أربعة رجال يقفون على قمة الهرم الاجتماعي في فرنسا آنذاك: دوق، وأسقف، وقاضٍ، ومصرفي؛ أي السلطة، والدين، والقانون، والمال. هؤلاء الأربعة يقررون عزل أنفسهم مئةً وعشرين يومًا في قلعة لا تصلها الأعين، ويجلبون معهم قسرًا مجموعة من المراهقين والفتيات. في ذلك المكان المنقطع تسقط الحضارة، ويُعطَّل القانون، ويُخرَس الدين. ويتحوّل «النخبة» إلى وحوش تمارس أبشع أنواع التعذيب، والانتهاك، والقتل البطيء، لا لسبب إلا لأنهم يستطيعون.
دي ساد لم يكن يكتب خيالًا محضًا، بل كان يصرخ بحقيقة مرعبة:
حين يمتلك الإنسان سلطة مطلقة في مكان معزول عن أعين الناس، يستيقظ الوحش الكامن داخله ويفترس كل شيء.
وهنا يبرز السؤال الجوهري، أيها الإنسان:
لماذا يفعل رجل يملك المليارات، ويحكم العالم بقراراته، أفعالًا بهذا القدر من الانحطاط؟ لماذا لا يكتفي باللذات المتاحة له بلا حدود؟
للإجابة، نحتاج أن ننظر في أعماق النفس البشرية. يقدّم عالم النفس الشهير فيليب زيمباردو، صاحب تجربة سجن ستانفورد، في كتابه «أثر لوسيفر» تفسيرًا بالغ الخطورة: الشر ليس دائمًا صفة أصيلة في الإنسان، بل كثيرًا ما يكون نتاج البيئة والسلطة. فعندما يوضع الإنسان في بيئة تمنحه قوة مطلقة، وتُنزَع عنه المحاسبة، وتُوفَّر له السرية التامة، تبدأ دوائر التعاطف في دماغه بالانطفاء، ويطفو الجانب المظلم إلى السطح.
لكن هذا ليس كل شيء.
ثمّة بُعد آخر يفسّر هذا الهوس الجنسي والعنف الوحشي، وهو بُعد عصبي دقيق يُعرف في علم النفس العصبي بـ «تسامح الدوبامين»، أو ما يمكن تسميته مجازًا «ملل الآلهة». الدماغ يعتاد المثيرات؛ ما يمنح النشوة اليوم يصبح عاديًا غدًا. هؤلاء القوم بلغوا حدّ الإشباع التام: أكلوا أفخر الطعام، وامتلكوا أغلى ما يُشترى، وذاقوا كل ما هو مباح. فماتت عندهم المتعة الطبيعية.
وهنا تبدأ الكارثة.
العقل المريض يبحث عن أقصى درجات النشوة، عن كسر المحرّم، عن المستحيل، عن الخط الأحمر الأخير الذي لم يُنتهك بعد.
ولذلك كان الأطفال، وكان العنف.
فانتهاك البراءة ليس بحثًا عن شهوة، بل عن نشوة تجاوز القانون الإلهي، عن شعور زائف بأنهم فوق البشر، وأن قوانين «القطيع» لا تسري عليهم.
ويحضر إلى الذهن هنا مشهد من تاريخ روما في عصور الانحطاط: كان نبلاؤها يجلسون إلى موائد عامرة بما لا يُحصى من الطعام، فيأكلون حتى تمتلئ بطونهم، ثم يتعمّدون القيء ليعودوا إلى الأكل من جديد. لم يكونوا جائعين، بل كانوا يسعون إلى لذة الاستهلاك المستمر، إلى قهر حدود الجسد، لأن الرغبة لا تشبع.
وهذا بالضبط ما يجري اليوم.
هؤلاء لا يشبعون غرائزهم، بل يتقيأون إنسانيتهم ليعودوا فيلتهموا براءة جديدة. يحاولون ملء ثقب أسود في أرواحهم لا يمتلئ أبدًا، فيلجؤون إلى الكثرة، والتطرّف، والوحشية، لعلهم يشعرون بشيء.
وفي علم النفس يُسمّى هذا «التشييء»: الضحايا لا يُرَون كبشر لهم أرواح وأمهات وآلام، بل كأشياء. وممارسة العنف مع القاصرين أو المستضعفين لا علاقة لها بالجنس، بل بـ إرادة القوة؛ بالرغبة في الشعور بأن المرء إله أرضي – تعالى الله – يملك حق الألم، وحق المصير، وحق انتهاك البراءة دون رادع.
قضية إبستين، ورواية دي ساد، وموائد الرومان، كلها تخبرنا بحقيقة واحدة مخيفة:
الإنسان حين يمتلك المال المطلق والسلطة المطلقة، ويُخرج من قلبه خوف الله، لا يتحول إلى ملاك، بل إلى شيطان يبحث عن لذته في أنين الآخرين.
وهنا يأتينا القرآن الكريم، فيختصر ما عجزت عنه مجلدات علم النفس في آية واحدة:
{كَلَّا إِنَّ الْإِنسَانَ لَيَطْغَىٰ أَن رَّآهُ اسْتَغْنَىٰ}
فالطغيان لا يبدأ من الشر الفطري، بل من لحظة الاستغناء المتوهَّم؛ حين يظن الإنسان أنه لم يعد بحاجة إلى الله، ولا إلى الناس، ولا إلى القانون. في تلك اللحظة يخلع لباس العبودية، ويرتدي رداء الكبرياء، وهو رداء لا يليق به، فيحترق به ويحرق من حوله.
لهذا جاءت الحدود في الإسلام رحمة لا قيدًا؛ سياجًا يحفظ الإنسان من السقوط في الهاوية. فمن تُرك بلا ضابط، انحدر إلى درك وصفه القرآن وصفًا مرعبًا:
{أُولَٰئِكَ كَالْأَنْعَامِ بَلْ هُمْ أَضَلُّ}
فالبهيمة تأكل لتعيش، وتفترس لتبقى، أما هؤلاء فيقتلون للمتعة، وينتهكون البراءة للتسلية.
وصدق الله إذ يقول:
{وَلَوْ بَسَطَ اللَّهُ الرِّزْقَ لِعِبَادِهِ لَبَغَوْا فِي الْأَرْضِ وَلَٰكِن يُنَزِّلُ بِقَدَرٍ مَّا يَشَاءُ ۚ إِنَّهُ بِعِبَادِهِ خَبِيرٌ بَصِيرٌ}
يومك طيب أيها الإنسان.
جغرافيا النفوس