Mehmet Maksudoğlu’na bir cevap: Türkçülük, Yahudiler, kimlik ve tarihî yanılgılar üzerine

Maksudoğlu’nun dile getirdiği bazı temel iddiaları ve bu iddiaların arkasındaki düşünsel altyapıyı sorgulamak, sadece kişisel bir yanıt vermek değil, aynı zamanda tarihî-sosyolojik bir düzlemde fikrî tartışmayı ilerletmek açısından da önemlidir.

Prof. Dr. Mehmet Maksudoğlu’nun yanıtları, mâvirenklidir.

Doç. Dr. İkbal Vurucu’nun cümlelerindeki yanıt verilen kelimelere, dikkat çekmek için,  kırmızı renk verilmiştir.

Türk diline saygısı olan, -sel   -sal  kullanmaz.

Mehmet Maksudoğlu’nun 31 Mart 2024 tarihli “Yanlış Milliyetçilik” başlıklı yazısına, 2 Temmuz 2024’te“Türkçülüğü Yahudiler mi Başlattı?” başlıklı bir cevap metni kaleme aldık. Maksudoğlu, bu cevabımıza istinaden 7 Temmuz 2024’te “Türkçülüğü Yahudiler mi Başlattı?’ yazısına cevaben yazılmıştır” başlığıyla bir yanıt verdi. Ardından 21 Temmuz 2024’te yayımlanan “Cevaplara Cevab” isimli ikinci metni, yalnızca Türkçülük düşüncesi üzerine değil, aynı zamanda tarihî analiz yöntemleri açısından da ciddi sorunlar barındırmaktadır. Akademik ciddiyet ve mantıksal tutarlılık açısından birçok boşluk barındıran bu metinler, daha çok ideolojik yargıların ve tarihî çarpıtmaların bir araya getirilmiş hâli olarak karşımıza çıkmaktadır. Adamın kafasında, bir Maksudoğlu tasavvuru var delil ortaya koymadan hüküm patlatıyor. İdeolojik yargı nerede? Târihî ÇARPITMA suçlamasının delîli nerede? Hangi tarihi çarpıtmışım? Böyle suçlama ile söze başlamak, ilim adamına yakışıyor mu?  Bu bağlamda, Hangi bağlam? Ortaya ne konuldu?  Bu zavallının kafasındaki hayallerden başka? Maksudoğlu’nun dile getirdiği bazı temel iddiaları ve bu iddiaların arkasındaki düşünsel altyapıyı peşin hükümle hareket! sorgulamak, sadece kişiselbir yanıt vermek değil, aynı zamanda tarihî-sosyolojik bir düzlemde fikrî tartışmayı ilerletmek açısından da önemlidir.

Türkçülük: Irk mı, Kültür mü?

Maksudoğlu’nun iddiası, Türkçülüğün “sadece Türk ırkından gelenleri” kapsayan bir ideoloji olduğu yönündedir. Hoppala! Arnavut asıllı Şemseddin Sâmi Beyi çok takdîr ederim, Mehmet Âkif’in de “ırkıma bir gül” derken Arnavut ırkını değil, Türklüğü kasd ettiğini çok belirtmişimdir. O yazıdaki dikkat çektiğim husus, Türkçülük akımına katılan yahudilerin, Türkçülüğe makas değiştirtme  teşebbüsüdür. Leon Kahun, kimliğini gizlemedi, ama Moiz  Kohen, yahudî olduğunu gizledi, Munis Alptekin diye kendini tanıttı  ve yıllar sonra 1961 de Fransa’nın Nis şehrinde vefât ettiğinde cenazesinin sinagogtan kalkmasıyla Yahudi olduğunu çok az bilinçli kişi anlayabildi.

Alev Alatlı Hanım Atarürk’e rahmet istenmesini dilerdi.

Çünkü yazısına “Türkçülük konusundaki iki Yahudi’nin mevcudiyetinin bilinmesinden rahatsız olanlara/olacaklara” diye başlar. Gerçek adını gizleyip Munis Tekinalp adıyla kendini sunan Moiz Kohen’in, Kemalizmin ideoloğunu bilen KAÇ TÜRK vardır? Munis Tekinalp’ın, gerçekte Yahudi olduğunu KAÇ KİŞİ bilir? Türkçü, SAHTEKÂRLIK YAPAR MI?

Bu cümlede saklanmaya çalışılan ama her halinden belli olan ilkel önyargılar Neyi saklamağa çalışıyormuşum? Türk olmadığı hâlde, kendini Türk olarak tanıtan yahudiye karşı dikkatli olmak, her Türkün görevi DEĞİL MİDİR? şunlardır: Birincisi, milliyetçiliğin ilkel bir anlayışla ırka dayandığı, ırkın ise değişmez bir veri olduğu sanrısı. Tut kelin perçeminden: nerede milliyetçilik ırka dayanır, demişim? Adam, kendi kafasında tasavvur ettiği Maksudoğlunuyargılıyor kendine göre. Biraz kitap okusa iyi olacak: Prof. Dr. Bernard LewisThe Emergence of Modern Turkeykitabında belirtir ki, “Cumhuriyetin ilânından şu kadar yıl geçmesinden sonra bile, Türkiyede, bir gayrımüslim, Türk vatandaşıdır, ama ona Türk denilmez”. Şimdi, bu Yahudi yazar, Türk ırkçılığı mı yapıyor? İkbal Efendi’nin mantığına, anlayışına göre, öyle olmalı! Eli değmişken, onun da kafasındakini okuyuvermeli. Bernard Lewis, bir vâkıayıbelirtiyor. Türkiyede, Türk ırkından olmayan Müslümanlara Türk denilmekte tereddüt edilmez, falan asıllı Türk, denir en fazla. Ama, bir Rum, bir Ermeni, bir Yahudi vatandaşımız için, Türk diyen varsa beri gelsin! Onlar, Türk vatandaşıdırlar, vatandaşlıkları Türktür, Türklerle aynı vatanda yaşarlar, aynı haklara sâhiptirler. Piyade Okulunda 114. Dönemde, YorgoZervudakis ile aynı takımdaydık, Yorgo’ya Türk desek, kendisi kabul eder miydi? Vatandaş olarak o da yedek subaylık yaptı.

İkincisi, bu ilk önermenin önerme Maksudoğlunun ortaya koyduğu bir iddia, görüş değil, tamamen İkbal Efendinin hayâl ürünü doğal bir sonucu olarak, Türk milliyetçiliğinin yalnızca “Türk ırkından” gelenlerden oluştuğu, yani safkan bir soyculuk peşinde olduğu zırvası. Gel de, “akşamdan mı kaldın? Ayık mısın?” deme! Hiç gönül kırmak istemem ama, bu seviye sefâleti karşısında ne yapacağımı bilemiyorum. “Cevap vermeğe değmez” deyip de geçemiyorum, onun yazdığı, hayâlinde yaşattığı şeyleri, onu okuyanlar, benim öyle yaptığımı zannedecekler. 

Ancak bu yaklaşım, benim öyle bir yaklaşımım YOK ki! nereden çıktı? İkbal Efendinin muhayyilesinden! İkbal Efendi! Sizinle hiç GÖRÜŞMEDİK, TANIŞMADIK. Görüşseydik, benim her fırsatta, aslı, ırkı, Çerkes de olsa, Boşnak da olsa, Laz da olsa, Arap da olsa, Arnavut da olsa, Kürt de olsa, KENDİNİ TÜRK BİLİYORSA, azınlık ırkçısı değilse, o, Türktür; çocuğu okula gider, Türk kültürü içinde yetişir, artık, ırkı, bir hâtıra olarak kalır, dediğimi işitirdiniz. Öte yandan, “Müslümanız, Türk demeğe gerek yok” diyen gizli azınlık ırkçılığı yapanlarla tartışmam çok olmuştur. hem Ziya Gökalp’in teorik çerçevesi hem de Türkçülük tarihînin kurumsal gelişimiyle çelişmektedir. Havada kalan, temelsiz bir cümle. Benim ırkçı yaklaşımım yok  ki, o yaklaşım İkbal Efendinin kafasında, muhayyilesinde: İkbal Efendinin kafası, bir Türkün aynı zamanda Müslüman olabileceğini basmıyor anlaşılan. Türkçü olmak için İslâm’dan sıyrılmak gerektiğini mi sanıyor? Rahmetli Muhsin Yazıcıoğlu Türkçü değil miydi? aynı zamanda müslümandı da. Alparslan Türkeş, müslüman değil miydi? Türkçü olmak için İslâmdan sıyrılmak mı gerekiyor? Ne biçim kafa! Ben, rahmetli Atsızı da çok severim: adamda “Hak öfkesi” vardı, adam gibi adamdı. Hak öfkesi taşımak, en güçlü islâmî damardır. Oğlu Yağmur Beyde öyleydi, onunla da kısa bir yazışmamız olmuştu. 

Gökalp açıkça belirtir ki Türk milliyetçiliği ırka değil, kültürel mensubiyete ve ortak yaşama iradesine dayanır. Bu bakımdan, Türkçülük düşüncesine katkı sunan bireylerin etnik ya da dinî kökenleri değil, bu kültüre gönüllü aidiyetleri önem taşır. Nitekim, Türk Derneği’nin erken dönem üyeleri arasında Müslüman olmayan isimlerin yer alması, bu kapsayıcılığın tarihî örneklerinden yalnızca biridir. Kim onlar? Hazır kimler olduklarını yazıverseydi, iyi olurdu. Yahudi üzerinde durmamın sebebi: onların 2000 yıllık hayâli, Filistinde yurt kurma ideolojileri yüzündendir. Türkle Arabı ayırınca, Türkü İslâma soğuk hâle getirince, Filistini Araplardan almak kolay oldu, durum meydanda. Rahmetli Alev Alatlı’nın dediklerini, hâlen hayatta olan ve islâmcı olduğu asla söylenemeyecek olan Cengiz Çandar, devrimler için “deislamizasyon” kelimesiyle ifade ediyor. İkbal Efendi, şimdi de Cengiz Çandara bir kulp mu takacak? Bu durum, sadece 1920lerde1930larda olanlar ele alınarak anlaşılmaz: Başlangıcı, sonradan “Lâle Devri” adı verilen 1718-1730 lara, fiilen yanlış yörünge döşenmeğe başlanması da Rahmetli Üçüncü Selîm’in, kendisine sunulan 21 lâyihadan, ikinci grubun görüşünü (Avrupayı her şeyiyle almak, Avrupalılaşmak, asrîleşmek) tercihine dayanır, 1791, 1839, 1856, 1876, 1908, 1923, 1960, 1980, 28 Şubat 1997 basamaklarıyla devam eder, günümüze kadar gelir. Üç görüşten “Avrupanın sâdece teknolojisini almak” görüşünün isâbetli olduğu, aradan 234 yılgeçtikten sonra anlaşılıyor.               O sırada bizim gibi olan Japonlar, sâdece teknolojiyi aldılar, Ne kıyâfetlerinideğiştirdiler, ne yazılarını, ne de geleneklerini. (Kıyafetlerinde değişiklik, kendini hissettiren kültür emperyalizmi etkisiyle görülüyor, o, ayrı konu) Japon arabaları Amerikayı istilâ etmesin, diye gümrük duvarları yükseltiliyor Amerikada. O zaman, o telâşlı durumda, karar vermek çok zordu, Üçüncü Selim’in yanlış olduğu, günümüzde görülebilen kararının neticesi, geldiğimiz durumdur. Rahmetli Atsızın, Batıcılara karşı sözünü hatırladım: “İspanya Avrupada, Japonya Asyada!” diye yazmıştı.

Türk milliyetçiliğini yalnızca onun mensuplarının etnik ya da dinî kökeni üzerinden yargılamak, onun esas felsefesini anlamamış olmak demektir. Böyle bir cümle kurmuş olan, cehâletini haykırmaktadır: “millet”, bu İkbal Efendinin zannettiği gibi, “kavim”; DEĞİL, “dîn” demektir! Türk Milleti, 1000 yıldır İslâmla öylesine yoğrulmuştur ki, nasyonalizmi, “kavmiyetçilik” değil, “milliyetçilik” olarak, bu isimle benimsemiştir. 

Maksudoğlu’nun Yahudi kimlikli aydınlara yönelik iması, tarihî bir çelişkiyi de beraberinde getiriyor. Moiz Kohen (Tekin Alp) gibi isimler, Türk modernleşmesine ve milliyetçiliğine katkı sağlamış, farklı kültürel kökenlerden gelen bireylerin Türk kimliğine entelektüel düzeyde nasıl entegre olabildiğini göstermiştir. Bu olgu, Türkçülüğün kapsayıcılığına ilişkin önemli bir göstergedir. 

Katkı dediğin böyle olur: katkıya gel!

Hangi maşayla neresinden tutarsınız? Harcanan vakte yazık! Ama, yanıt vermesen de ortalığı bulandırmağa devam edecek ve mârifet yaptığını zannetmekte devam edecek.

Buna rağmen, etnik farklılık üzerinden bu isimlerin “gerçek Türkçü” olamayacağı iddiası, yalnızca ideolojik önyargıyıyansıtmakla kalmaz, İdeolojik önyargı, bu düşünce özürlü İkbal Efendinin kafasında!                           aynı zamanda Türk kimliğinin dönüşümünü anlamaya yönelik tarihî bir körlüğü de ortaya koyar. Türkçülüğü başlatan ilk isimler arasındaki“dilde, fikirde işte birlik” prensibini ortaya koyan  hemşehrimRahmetli İsmail Bey Gaspıralı, Pariste kaldığı 3 yılda boş durmadı, Batı medeniyeti ile bizimkini mukayese eden kitap da yazdı, Batı medeniyetini değerlendirdi ve tenkid de etti, İslâm, onda, Türkllüğün ayrılmaz bir unsuru, mayasıdır, Türkçülüğün İslâmdan sıyrılması için kimliğini gizleyerekgayret eden Moiz Kohen’in marifetini GÖRMEYEN, GÖRMEK İSTEMEYEN’de gerçekten tarîhî körlük vardır, üstelik bu marifeti görüp sergileyeni suçlama densizliğini göstermektedir. 

Maksudoğlu’nun argümanlarının temelinde, milliyetçiliğin “saf bir ırkî arılık” üzerine kurulu olması gerektiği yönündeki zımni varsayım yer alıyor.          Hâlâ ayılmadığı anlaşılıyor, sarhoşluk devam ediyor, anlaşılan. Adam tutturmuş, kendi iptidâî, basît, zavallı anlayışını, zihniyetini bende görmeğe, göstermeğe çalışıyor. Tekrar belirteyim: Kendini Türk bilen, öyle kabul eden, Türktür, insan, kendinin ne olduğunu kendisi belirler. Türkiyenin başına, annesi Kürt olan Rahmetli Özal da geldi, Türk illerine, Türkistana gitti, ilişkileri geliştirmeğe başladı, ona “Türk olmadığı hâlde” diyen oldu mu? İkbal Efendideki bu kafa yapısına psikolojide ne ad verilir, bilmem. Kendini Türk kabul eden, samimiyetle öyle kabul eden, Türktür, ama, gerçek kimliğini gizleyerek, milleti aldatarak, Türkçülük yaparak, Türklük adına, Türkü İslâmdan sıyırmağa çalışan gâvura karşı dikkatli olmak, her Türkün görevidir. Bu İkbal Efendi biraz tarih okusa iyi olacak: Yüzyıllar boyunca, bir Avrupalı, Fas veya İsfahanda İslâm dînine girse, ona, “müslüman oldu” demezlerdi; “Türk oldu” derlerdi. Türk ve Müslüman kelimeleri, yüz yıllar boyunca müteradif (anlamdaş) olarak kullanıldı. Günümüzde de, Kur’ânı Kerîm yakmak isteyen gâvurlar (1856 daki “gâvura ‘gâvur’ demek yasak” fermanının hükmü artık kalmadığı için, hakaret kasdıolmaksızın, bir niteliğini belirtmek üzere, gâvura ‘gâvur’ diyorum) Suudi Arabistanın, Mısırın değil, Türk temsilciliğinin önüne gidiyorlar. Bunları belirtmemden sonra, şu, aşağıdaki lâf salatasına yanıt gerekmediği bellidir.

Oysa bu anlayış hem modern sosyoloji hem de tarihî deneyimlerle çelişmektedir. Zira Türk milleti, ırkî veya etnik türdeşlikten çok, kültürel ortaklık, tarihî hafıza ve siyasî aidiyet gibi unsurlar üzerinden varlığını inşa eder. Türkçülük de bu bağlamda değerlendirilmeli; ırksal saflık yerine ortak kültür ve değerler sistemi üzerinden okunmalıdır. Türk kimliği “kan bağı” ile tanımlanmamalı, ortak bir tarihî-kültürel bağlam içinde şekillenen çok boyutlu bir yapı olarak görülmelidir.

Paradokslar ve tutarsızlıklar

Türkiye’de İslamcı zihniyetin “ırk”la olan bitmek bilmez bir sorunu vardır. Bana ne? bu vatandaşa “Kırmızılar”da verdiğim cevapta, “islâmcı” değil, “müslüman” olduğumu belirtmiştim. Türkçe bilmiyor olamaz (uydurma, zevksiz kelimeler, -sel, -sal kullansa da) anlama özürlü mü acaba? Bu konuda, yine “Kırmızılar”da çıkmış olan, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcının “İdeolojik ve Siyasal bir Sorun Olarak İslâmcılık” yazısını okursa, “İslâmcı” ile “müslüman” arasındaki farkı anlar (mı acaba?).

Yine temelsiz, boş bir “zan” üzerine uzunca bir lâf salatası geliyor:

Tarihî ve sosyolojik olguları kendi ideolojik kabulleri doğrultusunda çarpıtmaları yaygın bir tutumdur. Meşrutiyet döneminden Cumhuriyet dönemine uzanan bitmez tükenmez bir nefretle, Türkçülüğün fikir babalarının “Türk olmadığı” yönündeki gerçekliği bir küçümseme gerekçesi ve eleştiri konusu yaparlarken, aslında kendi içlerindeki ırkçılık tohumlarının nasıl boy verdiğini fark edememektedirler. Bu yaklaşım, açık bir mantıksal çelişki taşır. Bu zihniyet sahiplerinin genel olarak yazılarında dikkat çeken husus, Türkçü ideologlarının Türk olmadığını iddia edip, sonra da Türkçüleri ırkçılıkla suçlamak, İslamcıların biliş dünyanızdaki ırkçı düşüncelerin ne kadar derinlere işlediğini ve dünyayı bu çarpık gözlükle gördüğünü gösterir. Zira eğer Türk milliyetçiliğinin kurucuları etnik olarak Türk değilse ve buna rağmen bu ideolojiyi savunuyorlarsa, bu durum, söz konusu düşüncenin ırka değil, kültürel mensubiyete dayandığını açıkça ortaya koyar. Aksi takdirde, bu kişilerin kendi etnik kimliklerine rağmen Türkçülüğü benimsemeleri zaten başlı başına bir çelişki olurdu. Dolayısıyla bu çelişkili eleştiriler, aslında eleştirenin bilinçdışı önyargılarını daha açık biçimde ifşa etmektedir. Eleştirideki bu içsel gerilim, belki de en çok eleştirilen ideolojinin değil, eleştirenin zihinsel çerçevesindeki sorunları açığa vurmaktadır.

Şimdi şu haddini bilmezliğe, edepsizliğe bakın:

Mehmet Maksudoğlu’nun yazıları, tarihî bir analizin gerektirdiği metodolojik dikkat ve nesnellikten uzak, daha çok ideolojik bir pozisyonun yeniden üretimi olarakdeğerlendirilebilir.                                                                                                         Bu terbiyesizliğe, densizliğe, Rahmetli Y.Doç. Dr. Emin Işık’ın, internette dolaşan çok tuhaf, her halde şaka olsun diye söylediği bir sözü hatırlatıldığında,   yine meşhur birinin, oturduğu yerden yarı doğrularak “ç !“ diye haykırması, mahalline masrûf bir cevap olurdu ama, bana yakışmaz.   Bu vatandaş, “Osmanlıdan Günümüze Değişme Mâceramız”, “Analitik Osmanlı Tarihi”, “Merkez Türkiye”, “Türk Kimliği” kitaplarımdan HİÇBİRİNİ okumamış; yoksa, meselâ, 1683 Viyana muhâsarasının analizini öğrenirdi, analiz nasıl yapılırmış, onu da görürdü. Hacı İvaz Paşanın, Sultan İkinci Murad ile Mustafa Çelebi arasında patlak vermesi an meselesi olan, ülkeyi mahv edecek olan iç harp tehlikesini nasıl atlattığının analizini de öğrenirdi.

Bu tür metinlerde sıklıkla karşılaşılan genelleştirici, dışlayıcı ve suçlayıcı söylemler, entelektüel tartışmayı ilerletmekten ziyade daraltmaktadır. Oysa Türkçülük gibi çok katmanlı bir ideolojik miras, hem destekleyenler hem de eleştirenler açısından daha dikkatli, daha derinlikli ve çok boyutlu bir yaklaşımı hak etmektedir. Türkçülüğe ya da herhangi bir siyasî ideolojiye dair tartışmaları gerçekten anlamak ve sağlıklı değerlendirmek istiyorsak, tarihî bilgiye, kuramsal tutarlılığa ve kavramsal açıklığa dayanmayan söylemler yol gösterici bir işlev görmez. Bu vatandaşın ne kadar tarih bildiği meydanda ve yazdığı Osmanlı Tarihi, Arapçaya, Arnavutçaya, Endonezya diline çevrilip basılmış, Balkanlarda 4 üniversitede okutulan, ayrıca İngilizcesi “Amazon”da satışta olan, Osmanlı Tarihi ile, kuruluş tarihinden başlayarak birçok yanlışı düzelten kitabın yazarına “tarihî bilgiye” dayanması gerektiğini bildiriyor!     Ne denir? 

En iyisi, hiçbir şey dememek.

Türk Kimliğinin Kökeni Üzerine Bir Tartışma: İslâm, Kültür ve Tarihî Süreklilik

Mehmet Maksudoğlu’nun, “İslâm’ın Türk kimliğinin temel mayası olduğu” yönündeki iddiası, Bu vâkıayı, olguyu “iddia” zanneden cehâlete en kısa cevap: BULGARLARDIR.

Bulgarlar Türk ırkındandır, Türk idiler. Tuna Bulgarları 840yılında Hristiyan oldular, başlarındaki PARS Hanın adı BORİS oldu. Günümüz Bulgarcasında odcak (ocak) gibi, birkaç yüz Türkçe kelime hâlâ yaşar, ama, BulgaristandakiBulgara, Türk olduğunu kabul ettirin bakalım!

Öte yandan, İtil (İdil : Rusçası “Volga”) ırmağı boyunda yerleşen Bulgarlar 922 yılında Yaltavar oğlu Almış Hançağında İslâma girip ilk müslüman devlet oldular (Karahanlılar, biraz daha sonradır), günümüzde Rusya federasyonu içindeki Kazan bölgesinde yaşarlar. Kazan, 1552yılında Rusların eline geçti, fakat Türkçenin “Tatarca” denilen kuzey lehçesini konuşan Kazan Tatarlar, Türklüklerini, İslâm sâyesinde korumuşlardır. Mide yerine aşkazanoda yerine bülme (bölme), kapı için eşikpazartesi yerine başgüngüney yerine kün (güneş) yak (tarafı) derler. “Bulgar babalarımız ağaçtan câmi tüzgenler” (ahşap câmi yapmışlar) demektedirler. Kazan bölgesindeki kuzey Türklerinin dînîbaşkanı Ravil Hazrettir, Rusya Müslümanlarının başkanı da yine bir Kazanlı olan Talgat (Tal‘at) Tâceddîn Hazrettir.

uzun süredir Türk düşünce tarihînde farklı çevrelerce dile getirilen ve tartışmalı nitelik taşıyan bir görüştür. Bu iddianın ardında yatan temel kabul, Türk milletinin tarih sahnesine ancak İslâm’ı benimsedikten sonra çıktığı, dolayısıyla kimliğinin esasen İslâm’la biçimlendiği varsayımıdır. Ancak bu yaklaşım hem tarihî verilerle hem de sosyolojik perspektiflerle çelişmektedir. Dahası, böylesi bir yaklaşımın Türklerin İslâm öncesi tarihîni adeta görmezden gelmesi, tarihî sürekliliğe zarar veren indirgemeci bir bakış açısını da beraberinde getirmektedir.

İslâm-Türk kimliği ilişkisi bağlamında geliştirilen bazı temel argümanlar tarihî ve kuramsal bir çerçevede ele alınmalı; özellikle İslâm’ın Arap kültürüyle ilişkisi ve Türk milletinin tarihî varlığı üzerine yürütülen tartışmaların içerdiği sorunlu kabuller sorgulanmalıdır.

Maksudoğlu’nun savunduğu üzere, Türk kimliğinin esasen İslâm’la kurulduğu yönündeki kabulü, oldukça tartışmalı bir tezdir. Zira bu iddia, Türklerin İslâm öncesi dönemde siyasî, kültürel ve toplumsal açıdan gelişkin bir yapıya sahip olduğu gerçeğini göz ardı etmektedir. Göktürkler, Uygurlar ve diğer Orta Asya kökenli Türk devletleri yalnızca siyasî varlıklar değil, aynı zamanda yazılı dili, sanatı, hukuku ve inanç sistemi olan medeniyetlerdi. Eğer milletler yalnızca bir dine mensup oldukları andan itibaren “millet” sayılacaksa, o hâlde İslâm öncesi Türk topluluklarını nasıl adlandırmak gerekir? Onlar bir toplumsal birlik, bir kültürel kimlik değil miydi?

Bu noktada hatırlanmalıdır ki, modern anlamda millet kavramı, yalnızca bir dinî birlikteliğe değil; ortak dil, tarih, kültür ve toplumsal belleğe dayalı olarak şekillenen çok katmanlı bir kimlik inşasını ifade eder. Dolayısıyla Türklerin kimliğini yalnızca İslâm’la başlatmak, tarihî bir indirgemecilikten öteye geçemez. Bu lafların anlamsızlığı, anlaşılmış olmalıdır.

Şimdi de, içlerinde 3 yıl bulunduğum (İngilterede, Universityof Cambridge, Faculty of Oriental Studies’de 3 yıl Türkçe öğrettim, oryantalistlerin NASIL imal edildiklerini İYİ biliyorum) ciddî maskara oryantalistlerin ortaya attığı yâveleri, kültür diye Türkçeye aktaran şaşkınların “cevher”lerini nakl ederek bana cevap verdiğini zannediyor: 

“İslâmı hiç bilmediği anlaşılan, bu cihanşumûl dine ‘Arap kültürü’ diye saçmalayan çok az sayıdaki şaşkınların sayısı artmasın diye o yazıyı yazmıştım” diyen Maksudoğlu’nun bir diğer iddiası (sözün bittiği yer; neresinden, hangi maşayla tutarsın?) da, İslâm’ın “Arap kültürü” olarak nitelendirilmesinin temelsiz olduğu ve bu söylemin cehâletlemâlul bulunduğunu, bu anlayış seviyesindekine NASIL anlatabilirsin?! Onun tüm eleştirisi, “İslam’ın kendi kültürü olarak görülmesi ve bin yıldır teşekkül eden kimliğimizin mayasında İslam’ın bulunduğu” vurgusuna dayanıyor. Oysa bu konu, yalnızca popüler tartışmaların değil, aynı zamanda ilahiyat, antropoloji ve tarih disiplinlerinin de uzun süredir ele aldığı bilimsel bir meseledir. İslam’ın ve şeriatın bazı uygulamalarının Arap örf ve gelenekleriyle iç içe geçmiş olması, bilim dünyasında tartışmaya açık bir gerçekliktir. Bunun tartışılması asla ve kat’a İslam düşmanlığı değildir; aksine, dini doğru anlamak ve hurafelerden arındırmak için elzemdir! Şu bir gerçek ki, Kur’an vahyi, 7. yüzyıl Arap Yarımadası’nın kültürel, toplumsal ve siyasî bağlamı içinde ortaya çıkmıştır. Dolayısıyla İslâm’ın tarihî olarak şekillenişinde, Arap kültürünün belirleyici etkiler taşıdığı yönünde birçok akademik çalışma bulunmaktadır. Bunun ötesinde, fıkıh başta olmak üzere çeşitli İslâmî kurumların, Arap örf ve âdetleriyle iç içe geçmiş yapılar taşıdığı da bilinen bir olgudur. Bu nedenle, İslâm’ın bazı yönlerinin tarihî Arap kültürüyle etkileşim içinde oluştuğunu dile getirmek, ne İslâm düşmanlığıdır ne de inançla çelişen bir pozisyondur. Aksine, bu tür sorgulamalar, dinî düşüncenin tarihî bağlamını kavrama çabasının bir parçasıdır. İslâm’ın evrenselliği, onu tarihî bir bağlamdan tamamen bağımsız kılmaz, aksine evrensel mesajı tarihî bir zeminde şekillenir. Bunlar ciddî ciddî maskaralık yapan oryantalistlerin yâveleridir. (Yâve: Farçada “hıyar”, “salatalık”  demektir. Bizdeki şaşkınlar, onlardan aktarmışlardır.

Kimlik inşasında din ve kültürün yeri

Türk kimliğinin yalnızca dinî aidiyetle sınırlandırılması, milliyetçilik, ulus inşası ve tarihî kimlik süreçlerini açıklamada yetersiz kalır. Türklerin tarih boyunca İslâm öncesinde de kendi mitolojileri, inanç sistemleri ve toplumsal kurumları olduğu gibi, İslâm sonrasında da bu mirası yeni inançla harmanlayarak dönüştürdükleri görülmektedir. Yani, Türk kimliği bir “kopuş” değil, bir “devamlılık” süreciyle inşa edilmiştir. Bu noktada, farklı ideolojik yönelimlerin –ister ulusalcı, ister İslâmcı olsun– Türk tarihîni tek bir döneme sıkıştırma eğilimi benzer bir anakronizmi yansıtır. Cumhuriyetle birlikte Türk kimliğinin başladığını iddia edenlerle, Türklerin ancak İslâm’la millet olduğunu savunanlar arasında tarihî süreklilik konusunda benzer sorunlar vardır: Her ikisi de bütünsel tarih anlayışından uzak, seçici bir bakış açısı sunar. Buraya kadar olan lâf salatasına, “Bulgar” kavmini hatırlatmak, susturucu cevaptır, ama, anlama özürlüye ne kadar anlatsan da, faydası yoktur, Geçelim.

Mehmet Maksudoğlu’nun metinleri, tarihî olgularla ideolojik varsayımların birbirine karıştırıldığı örnekler olarak okunabilir. Türk kimliği ne yalnızca İslâm’la başlar, ne de ondan bağımsız olarak düşünülebilir. Aynı şekilde, İslâm da yalnızca bir Arap kültürü ürünü değildir; ancak onun tarihî bağlamından bütünüyle bağımsız bir evrensellik iddiasıyla da ele alınamaz.

Sonuç olarak, Türk kimliği ve İslâm’ın tarihî ilişkisini anlamak, indirgemeci söylemlerle değil, disiplinler arası bir bakışla ve eleştirel bir düşünceyle mümkündür. Aksi takdirde, bu tür tarihî ve kültürel tartışmalar, bilgi üretmekten ziyade ideolojik kutuplaşmaların aracı hâline gelir. Nasreddin Hocaya, şaşı hanımı: “yanındaki kim?” demiş. Hoca, hanımının şaşı olduğunu, ona nasıl anlatsın? Mânevî şaşıya merâm anlatmağa çalışmak, zaman israfı.

Tarihin araçsallaştırılması ve düşünsel tutarsızlıklar

Türkçeye bak! Hizaya gel! 

Son yıllarda kamusal tartışmalarda sıkça rastlanan bir yaklaşım, belli tarihî kesitlerin –özellikle Cumhuriyet’in erken dönemi– ideolojik gerekçelerle hedef alınmasıdır. Bu söylemlerin bazıları, Cumhuriyet kadrolarının “İslâm karşıtı” olduğu iddiasına dayandırılırken, bu iddiaları desteklemek üzere sosyal medyadan derlenen bireysel ifadeler veya bağlamından koparılmış anekdotlar delil olarak sunulmaktadır. Mehmet Maksudoğlu’nun kaleme aldığı yazılarda da benzer bir yaklaşım dikkat çekmektedir. Özellikle Türkçülük hareketine yönelik antisemitik göndermeler ve Atatürk ve Cumhuriyet’in ilk dönemi aydınlarını hedef alan suçlayıcı yorumlar, bu zihniyetin temel argümanlarını oluşturur. Peki ama bu tür tarih anlatılarının ardında hangi varsayımlar yatmaktadır? Bu iddialar, tarihî gerçeklik ile ne ölçüde örtüşmektedir? Ben öyle kısır, mahdût bir devri ele alan tarih câhillerinin yolunda gitmem ki; 1791 yılında tutulan, günümüze kadar gelen  yolun yanlışlığı, günümüzde Japonyaile kendimizi karşılaştırdığımızda görülüyor. Kimseyi suçladığım da yok; suçlanacaksa, suçlanması gereken, Rahmetli Üçüncü Selîm’dir, o da mâzûrdur; o günün şartlarında isâbetli karar vermek kolay değildi. Bu İkbal Efendinin kafasında, bir tasavvur var; müslüman kişinin, mutlaka, o, tenkid edilen tipte olması gerekiyor. Bu kafa, nasıl tedâvî edilir, bilmem.

Yahudi aydınlar, Türkçülük ve antisemitik kurgular

Maksudoğlu’nun yazısında temel olarak başvurduğu iddialardan biri, Türkçülük hareketi içinde bazı Yahudi aydınların yer almış olması ve bu durumun Türkçülüğü güya “yabancı” bir ideolojik tasarım haline getirdiği yönündedir. Özellikle Munis Tekinalp (Moiz Kohen) örneği üzerinden geliştirilen bu tez, yalnızca tarihî çarpıtmakla kalmaz; ne çarpıtması? Kemalizmin ideoloğunun Moiz Kohen olduğunu Rahmetli Alev Alatlı, bu vatandaşa daha NASIL ANLATSIN? Anlama özürlü, geçelim.

Antisemitizm, Yahudi düşmanlığıdır. Ben, niçin durup dururken Yahudi düşmanı olayım? Benimle görüşmemiş, konuşmamış olan bu İkbal vatandaş, bana bu İFTİRAYI NASIL ATAR? Bu ne seviyesizliktir! Yıllarca önce, Başhahamın müşâviri, Yusuf isminde bir yaşıtımla -galiba dinler tarihi ile ilgili bir toplantıydı- karşılaşmıştık, ne kadarsevmiştim! Zeki, nüktedan, çok hoş biri idi. Şimdi kalkmış haddini bilmez biri, beni antisemitizmle ilişkilendirmeğe kalkıyor! Haddini bilmek, ne mühim! Böyle, kafasındaki tasavvurları ortaya döküp Don Kişotvari yel değirmenlerine saldıracağı yerde oturup roman yazmayı denese nasıl olur, bilmem.

aynı zamanda antisemitik bir söylemin ideolojik manipülasyonuna dönüşür. Türkçülük gibi modern bir ideolojik hareketin oluşumunda yer alan aktörlerin etnik ya da dinî kökenleri, yahu, iyi de, Moiz Kohen, niçin Yahudi olduğunu gizlemeğe gerek görüyor? Ziya Gökalpin yakın arkadaşı oluyor, insan yakın arkadaşından, KİM olduğunu gizler mi? Türkçü, “dürüst”, “pervâsız”, “korkusuz” olur, insan yakın arkadaşını aldatır mı? Bu lâf salataları, durumu, gerçeği değiştirmez. onların katkılarının değersizleşmesine mi neden olur? Bir düşünce hareketinin içeriği, onu savunanların kökenlerine göre mi değerlendirilmelidir, yoksa ürettikleri fikirlerin toplumsal etkisi ve entelektüel derinliği mi esas alınmalıdır?

Ziya Gökalp gibi Türk milliyetçiliğinin kurucu isimleri, Türk kimliğini etnik soy üzerinden değil, kültür ve medeniyet ekseninde tanımlamışlardır. Dolayısıyla, Yahudi ya da başka bir azınlık mensubunun bu harekete entelektüel katkı sunmuş olması, ancak Türkçülüğün çoğulcu doğasını gösterir. Bu durum bir zaaf değil, tersine bir zenginliktir.

Maksudoğlu’nun yazısında dikkat çeken bir diğer nokta, Cumhuriyet’in ilk dönemini İslâm karşıtı bir dönem olarak nitelemesidir. Bu değerlendirme, sosyal medyada dolaşan bireysel bir yoruma atıfla temellendirilmeye çalışılmakta, Yine çarpıtma var: Cumhuriyetin ilk yılları, 1791 in devamı, arada Tanzimat var. Cumhuriyet onun devamı. Tanzimat münevverinin kafasındaki esas eksen: İslâmdan kurtulmak! Bu durum, jön Türklerin önde gideni Ziya Paşanın bile hoşuna gitmiyor da;

İslâm imiş millete bend-i terakki

Evvel yoğidi işbu rivayet yeni çıkdı

dedirtiyordu. Tanzimat münevverinin çoğu, aşağılık duygusu içindedir ve “fransızca bilmeyen eşektir” görüşündedir. Karşı olduğu, kurtulmağa çalıştığı da, “var zannedilen” İslâmdır, islâmî kalıplar yerindedir, ruh gitmiştir. Türkiye öyle bir devirden geçmiştir. Beni illâ bir yerlere düşman görme, gösterme hevesi, boştur, tarihçi olarak, niçin öyle devirlerden geçtiğimizin analizini yapmış kişi olarak, nasıl söylemeyeyim: a düşünme özürlü! Tasavvurundaki ben’e saldıracağın yerde, birkaç kitabımı okuyup da beni tanısan olmaz mı?okuma özürlüsü müsün? Anlama özürlüsü mü? Kepazeliğe bakar mısınız: yazdığım hiçbir kitabı okumamış, sâdece “kırmızılar”da yazdıklarımı, okumuş, kafasındaki peşin fikirlere, hakkımda geliştirdiği yanlış tasavvurlara göre görüş bildiriyor, iftirada bulunuyor. “Kul hakkına giriyorsun” denilince de, hoooop “hayatın dışında tuttuğum İslâmıgündeme getirme” diyecek.

dolayısıyla tarihî analiz yerini duygusal tepkilere bırakmaktadır. Ancak bilimsel bir yaklaşım, bireyselanekdotlar yerine kurumsal yapılar, yasal düzenlemeler ve dönemin toplumsal bağlamı üzerinden değerlendirme yapmayı gerektirir. Lâf salatası.

Cumhuriyet’in erken döneminde dinle kurulan ilişki, laikleşme çabalarının bir sonucudur. Laiklikle ilgili kaç kitap okudun? Kitaplarımdan birini okusaydın, Westfalia konusunu öğrenirdin. “Düşünebilme” konusunda biraz ümitli olsaydım, “bizim” laikliğe ihtiyacımız var mıydı? “Millet nizâmı” ile, gayrımüslimlerin kimliklerini, dillerini, kültürlerini, geleneklerini çok iyi koruduk, filân anlatırdım, ama, gereği yok: şut, kalenin metrelerce üzerinden gidecek; seviye yer altında.

Bu çabaların temelinde ise dinî dışlamak değil, dinîn siyasî alan üzerindeki belirleyiciliğini sınırlamak vardır. Peki, bu laikleşme süreci gerçekten bir “İslâm karşıtlığı” mıydı, yoksa modern devlet inşasının zorunlu bir adımı mıydı? Bu soruya verilecek yanıt, ideolojik aidiyetlerden ziyade tarihî bağlama dayalı olarak şekillenmelidir. Üstelik, Maksudoğlu’nun öne sürdüğü gibi yanlış; öyle bir şey öne sürdüğüm nereden çıkmış din karşıtı eğilimler yalnızca Cumhuriyet dönemine özgü değildir. Kitaplarımı OKUMADIĞI belli. Osmanlı’nın özellikle son yüzyılında da pozitivizm, materyalizm ve seküler düşünce oldukça etkindi. Namık Kemal, Ziya Paşa, Abdullah Cevdet gibi birçok aydın, dinî dogmalara karşı eleştirel bir tavır geliştirmişti. Al sana yuvarlak, kaypak lâf dizisi, Bukişiler, hangi dogmaya karşı eleştirel(!?) tavır geliştirmiş? Tevhid olmaz, teslis olsun mu demişler? Namaz olmamalı, yoga daha iyi mi demişler? Oruç yazın değil, Şubat ayında olsun mu demişler? Bu konuda -başka konularda da, fakat en çok bu konuda- çağımızın büyük düşünürü Merhûm Cemil Meriç’in “Bu Ülke”sini okusan, iyi gelirdi. Dolayısıyla, dinle hesaplaşma meselesini yalnızca Cumhuriyet’e yüklemek tarihî sürekliliği göz ardı etmek anlamına gelir.

Cumhuriyet’in “dinsizlik” ile suçlanması kadar, günümüzün dinî yapılarının toplumsal etkilerinin görmezden gelinmesi de çarpıcı bir çelişkidir. Bugün kimi tarikatların ve cemaatlerin toplumsal yapılar üzerindeki etkisi, dinîn özüne aykırı lüks yaşam pratikleriyle gündeme gelmekte, bu durum ise dinî kurumlara olan güveni zedelemektedir. Eğer toplumsal düzeyde bir “dinden uzaklaşma” eğilimi varsa, bunun tek sorumlusu laik Cumhuriyet mi olmalıdır, yoksa dinî temsil ettiğini iddia eden yapıların sergilediği çelişkili yaşam biçimlerinin de bu süreçte etkisi var mıdır? Sapla samanı yine karıştırdı. 

Mehmet Maksudoğlu’nun dile getirdiği iddialar, yalnızca tarihî bir tartışma değil; aynı zamanda entelektüel etik ve düşünsel sorumluluk açısından da değerlendirilmelidir. Sosyal medya paylaşımlarına dayalı yorumlar, tarihî analiz yerine geçemez. Aynı şekilde, bireylerin etnik ya da dinî kökenlerine göre fikirlerini yargılamak, düşünsel çoğulculuğa aykırıdır. Bugünün dünyasında, geçmişi değerlendirirken ideolojik önyargılardan arınmak, hem bilimsel düşünceye hem de toplumsal barışa hizmet edecek tek yoldur. Bu bağlamda, şu açık uçlu soru metnin temelini özetler niteliktedir: Geçmişe hangi gözle bakıyoruz: Gerçekleri anlamaya mı çalışıyoruz, yoksa onları inançlarımıza uydurmaya mı?

Fikirlerin kökeni mi, niteliği mi önemlidir?

Son dönemlerde bazı entelektüel tartışmalarda öne çıkan ve ideolojik yönü ağır basan metinlerde, düşünsel katkılar bireylerin etnik ya da dinî kimlikleri üzerinden sorgulanmakta, hatta değersizleştirilmeye çalışılmaktadır. Bu eğilim, özellikle Moiz Kohen (Tekin Alp) gibi önemli aydınları hedef alan metinlerde daha görünür hâle gelmiştir. Oysa şu sorunun cevabını dürüstçe aramak gerekir: Bir düşünce sisteminin değeri, onu üreten kişinin aidiyetiyle mi, yoksa sunduğu fikirlerin içeriğiyle mi ölçülür?

Moiz Kohen, Osmanlı’dan Cumhuriyet’e geçiş sürecinde Türk modernleşmesi ve milliyetçiliği üzerine yazdığı metinlerle önemli bir entelektüel iz bırakmıştır. Ziya Gökalp gibi dönemin öncü düşünürleriyle yakın temas hâlinde olan Kohen’in, etnik kökeni üzerinden dışlanması ya da onun Türk kimliğini benimsemesini “şüpheli” bulmak, yalnızca antisemitik bir refleks değil; aynı zamanda entelektüel katkıya karşı anti-bilimsel bir tutumdur. Üstelik Türkçülüğün kurucu teorisyenleri, milliyetçiliği etnisiteye değil kültüre dayandırarak bu tür indirgemeci yaklaşımları çok daha erken bir dönemde aşmaya çalışmışlardır. Gökalp’in “Türk milletindenim, İslâm ümmetindenim, Garp medeniyetindenim” üçlemesi bu çok katmanlı kimlik inşasının açık ifadesidir. Peki o hâlde, bu denli açık ve tarihî olarak belgelenmiş bir teorik çerçeveye rağmen, bazı çevreler neden ısrarla Türkçülüğü bir tür biyolojik-soy temelli kimlik olarak sunmakta ve bu çarpıtmayı ideolojik araçlara dönüştürmektedir?

Cumhuriyet, din ve toplumsal dönüşüm

Eleştirilmesi gereken bir başka iddia da, Türkiye Cumhuriyeti’nin erken dönemini “din karşıtı bir proje” olarak sunan tarih okumasıdır. Maksudoğlu’nun “Türkçülük, ‘o çığırda’ devam etseydi, 1945 yılında İkinci Dünya Harbi’nin sona ermesinden sonra, ‘demokrasi havası’ içine şöyle böyle de olsa girmeseydik, halkın İslam’a yönelmesine böylece izin çıkmasaydı…” şeklindeki yargıları onun kafasındaki Atatürk Türkiye’sinin sanki işgalci Sovyetler birliği gibi bir “din karşıtı” politika yürüttüğünü sanmasının bir dışavurumudur. Dışavurum ne demek: “Hatırladıklarım”da yazdım (köre ayna satıyoruz ya, neyse) 28 Şubat 1997 gericiliğe karşı diye yapılmadı mı?  (Refah Partisini savunduğum anlaşılmasın, gerçi bu vatandaşa anlatmak zor, ya, öyle çıkışı doğru bulmuyordum) O tarihte, Eskişehir Osmangazi Üniversitesi İlâhiyat Fakültesi dekanı idim. İstanbuldan, Marmara Üniversitesinden, Malezyadaki 4 yıllık tecrübem ışığında, Arapça ve İngilizceyi iyi bilen, günlük politika ile uğraşmağa tenezzül etmeyen, ilim adamı olmağa ayak basmış gençler yetiştirmek hedefiyle gelmiştim.           (238 000 nüsha basılan “Arapçayı Öğreten Kitap” vardı, 3 ayda Arapçayı öğretme tecrübem olmuştu, İngilizce için de, işi ciddî tutacaktık, 4 yılda olacaktı) 34 yıllık devlet memuru idim, her yıl sicil almıştım. Eskişehirde İnkılâp İlk Okulunu ve Atatürk Lisesini bitirmiş, 1960 yılında, -İnönünün 1949 da giderayak kurduğu- Ankara Üniversitesi İlâhiyat Fakültesinden mêzûn olmuştum. Malezyadaki, öğretim dili İngilizce ve Arapça olan International Islamic University’nin kurucuları arasında, Sayın Bülent  Ulusu’nun imzasıyla katılan Türkiye de vardı.

Her yıl, Üniversite karar verdiği hâlde, YÖK 10 yıl boyunca öğrenci vermedi. Askerî ve sivil makamlara dilekçeler verdim, Ankaraya pek çok gittik, giderken yol kenarlarına attığımız kozalaklar, Eskişehir – Kaymaz arasında, günümüzde kocaman çam ağaçları oldu.

Millî Güvenlik Kurulu’na da gittik; orgeneralin özel kalem müdürü havacı Albay’la bir saat görüşüp dilekçemizi (evet! üniversiteye öğrenci alınması için askerî makama dilekçe!)bırakıp döndük. Birkaç gün sonra, oradan, Bekir isminde bir Albay, Eskişehire, fakülteye telefon etti, bana dedi ki: 

-Biz, sizi tanıyoruz, “Arapça Dilbilgisi” kitabınız, Ordu Dil Okulunda kullanılıyor. Bu dilekçeyi, YÖK’e verin, biz karışmayalım”.

“-Lütfen karışın, bu, çok mühim” dediysem de faydası olmadı.

Milletlerin tarihinde böyle çok tuhaf işler olabiliyor. Türk ordusunun gücü, İslâmdan, İslâmdaki çok yüce şehidlikmertebesinden gelmektedir. 

“Cennete giren, oradan çıkmak istemez; şehîd müstesnâ;şehîd, kendisine yapılan ikramı görünce, 10 defa daha Dünyaya dönüp şehîd olmak ister”

“Kıyâmet Günü şehîd, diriltildiğinde, yarası kan rengindedir, kokusu misk kokusudur” Hadîs-i Şerifleri vardır. Piyade marşımızdaki

Yurduma bahar yaparım göğsüme taktığım gülleri

bu inancı ifâde etmektedir. 

O 28 Şubat generallerinin bâzısı mahkûm oldu, rütbeleri er yapıldı. Hükmü veren hâkimler, kanuna göre hüküm verdiler, bâzılarının Fetöcü olduğu söylentisi var, bu, durumu değiştirmez. Tabii üzücü bir durum, Harbiyeye orta halli Türkün çocuğu gider, ama, “Avrupalılaşacağız, çağdaşlaşacağız” diye, 1791 yılından beri tutulan yol, o iyi niyetli gençleri, böyle İslâmın İ’sine düşman hâline getirmiş. Bize, “ihtiyaç yok” diye öğrenci verilmedi, daha sonra 100 İlâhiyat Fakültesi açıldı. Bu duruma kızmanın, üzülmenin anlamı da, gereği de yok; 1791 den beri tutulan yolun yanlış olduğunda millet olarak anlaşmamız gerek. Yoksa, sağırlar diyaloğu sürer gider. Evet! KENDİMİZ, bizi “Biz” yapan değerlere bağlı kalarak, onları geliştirerek sâdece Teknolojiyi almalıyız. Alıyoruz da. 

Bu yorum, ne tarihî bağlama ne de dönemin sosyopolitik gerçekliğine karşılık gelir. Zira Cumhuriyet’in laiklik anlayışı, dinî inancı yok saymak yerine, dinîn kamusal alandaki düzenleyici rolünü sınırlamayı amaçlamıştır. Bu yaklaşım, modernleşme sürecine özgü bir dönüşüm olup yalnızca Türkiye’ye özgü değildir; Fransa, Mısır, İran gibi ülkelerde benzer tartışmalar yaşanmıştır. Onun varsayımına göre, toplum dinsizleştiriliyor, halkın Müslümanlığa bağlı kültürü yok ediliyor. Bu iddialarını destekleyecek hiçbir argümanı, hiçbir veri ise yok. Ezandan rahatsız olan diplomalımız yokmu? bu vatandaş hangi gezegende yaşıyor? bir oturuşta domuzun ne kadarını yiyebildiğini söyleyen Parti İl Başkanımız yok mu? onlar başka gezegenlerden gelen yabancılar mı? Namaz kılacak yer ayrılmadığı için Laiklik din özgürlüğünün garantisidir (!) okulun çatısında öğle namazı kılan öğrencileri cezalandırmadığı için müdürü eleştiren duayen gazeteci, bizde yok, dışarıdan gelen biridir her halde. Tarihî bir gelişim olarak kurulan Diyânet İşleri Başkanlığı için ayrılan parayı, dindarlar mı eleştiriyor? Küçük öğrencileri câmiye götüren öğretmenleri “suç ihbarı havasında” haber yapan gazeteci bizde yok (!) Öyle işler, Avrupada olur (!) (Avrupada, çocukları Kiliseye götüren öğretmeni, suç işliyormuş gibi, ihbar havasında haber yapan gazeteciye “aklından zoru mu var? diye bakarlar, sevabına bildirelim. Türkiyede, “Laiklik” adı altında laikçilik oynanmaktadır. Bunu görmeyene, görmek istemeyene, NASIL anlatırsınız ki!

Her şey bir yana, uygulamadaki zorlamaları, keyfîlikleri bir yana bırakalım; “Ben, Allahın verdiği aklı kullanarak, Allahtan daha iyi düşünürüm” tavrındaki laikçilere ne demeli? Onlara, zaten İslâmı benimsemedikleri, hattâ, İslâma karşı oldukları için “yerli gâvur” deseniz, ayrımcılık mı yapmış olursunuz? İslâma göre iş gören Osmanlı Devleti, 300 yıl boyunca, Dünyanın EN Büyük Devleti idi, 16. Yüzyıla “Türk asrı” denilirdi” derseniz, gerici mi, çağdışı mı olursunuz? Hangi çağ? Günümüz medeniyetinin kaynağı, merkezi batı Avrupada doğan 100 çocuktan 50 si babası belirsiz olarak dünyaya geliyor, Fransa, bu hayvanca cinsî özgürlükte % 60 la şampiyon, “böyle” dünyaya gelenlerin oranı gittikçe artıyor, 20 yıla kalmaz, “onlar” çoğunlukta olacaklar, parlamentodan, nikâhı yasaklayan, “çağdışı” gören kanun çıkması çok tabiidir, deseniz kehânet sâhibi mi olursunuz?

Sadece bir fütürist edasıyla İslam’ın yok olacağından dem vurulması dikkat çekici. Özellikle şu ifade üzerine düşünülmeli: “halkın İslam’a yönelmesine böylece izin çıkmasaydı…”. Demek ki o dönemlerde halk İslam’dan çıkmış, (çıkmamış, islâmını gizlemiş) 1960 lı yıllarda, Ankara Üniversitesi İlâhiyat Fakültesinde asistan idim, birkaç defa bilirkişi heyetinde bulundum. Yakalanıp adliyeye verilen Nurcuların kitapları, rapor vermemiz için bizlere gönderiliyordu. Gelen kitaplar içinde, “suç unsuru” mu acaba? diye sorulanlar arasında, Kur’ân-ı Kerîm de bulunurdu. Yâni, Savcı, Kur’ân-ı Kerîmi tanımıyordu! Bir kenara ayırmıyordu.Yüksek öğrenim görmüş Türk, Kur’ân-ı Kerîm, suç unsuru mudur? havasında idi. başka bir din kabul etmiş, sonra 1945’ten sonra demokrasiye geçince tekrar İslam’a yönelmiş!Bu lâfın derin (!) anlamı önünde diller tutulur! O zamanlar taharri memuru denilen sivil polisler, câmi önlerinde dilenci kılığında oturur, câmiye gelen memurlar fişlerlerdi, bu İkbal Efendi dedesi sağsa ona sorarsa, ÖĞRENİR. Öğrenmenin yaşı yoktur. İstanbulda, Sirkeci Garının yanında, “Anadolu saz” adlı eğlence mekânı vardı. Kara Mustafa Paşa Câmiinin yıkılıp onun yerinde yapılmış olduğu anlaşılınca, o eğlence mekânı yıkılıp şimdiki câmi yapıldı, mimarı, Aydın Beydir.

Burada, sorgulanması gereken şudur: Eğer halkın dine yönelmesi, yalnızca devlet politikalarıyla şekillenebilecek kadar yüzeysel bir olguysa, o hâlde toplumun kendi inanç dünyasına sahip çıkma kapasitesi nerede kalır? Ya da tersinden sorarsak: Toplumsal dindarlık gerçekten Cumhuriyet politikalarıyla bastırılmış mıydı, yoksa dönemin sosyoekonomik şartları ve zihinsel dönüşümleriyle birlikte farklı bir biçim mi almıştı? Bu tür tartışmalarda tarihî bağlam göz ardı edildiğinde, çok katmanlı toplumsal süreçler yerine, komplocu anlatılar ve indirgemeci değerlendirmeler öne çıkmakta; bu da entelektüel derinliğin yerini ideolojik hamasete bırakmaktadır. İçten bozulma, çok erkenden başlamıştı. Prutta kıstırılmış olan, Avrupalıların “Büyük” dedikleri Petro, sonradan Katerina adıyla Çariçe olan Martha Rabe isimli metresinin Baltacı Mehemmed (o zamanki telâffuz böyledir) Paşaya verdiği rüşvetle 1711 de paçayı kurtarmıştı.

Maksudoğlu, dediklerini ispatlamak için Halil İnalcık gibi bir dev ismi bile kullanmaktan çekinmiyor. Fesübhânallah! Bu haddini bilmez vatandaş yine saçmalamış: Halil İnalcık hemşehrimle, Eskişehirde, Yetkin’in Çibörek Evinde görüşmüştük, kendisine, Pakistanda çıkmış olan, Osmanlı Political Entity: Devlet or Empire? makalemi göstermiştim. Allah rahmet eylesin, yetiştiği şartlar içinde, çok iyi bir tarihçidir de, Osmanlı Devleti’nden “imparatorluk” diyerekfâhiş bir hataya düşmekten kurtulamadı. Kendisine orada, imparatorluğun ne olduğunu, Osmanlının asla imparatorluk olmadığını anlatmıştım, ama, Ankaraya gitti, başka yerlere gitti, yine eski havasına döndü. Allah taksirâtını affetsin. İmparatorluk, en kısa ifâdesiyle, “üniformalı eşkıyalık”tır, Avrupalılara, Batılılara aid bir yüz karasıdır. Zahmet olacak ama, kitaplarımdan birine bakarsanız, ÖĞRENİRSİNİZ. Rahmetliye de, başkasına da sığnma ihtiyâcım yok elhamdulillâh.

“Nitekim, gerçekten değerli, çok iyi bir araştırıcı olan Prof. Halil İnalcık da 1916 yılında doğduğu, “o hava içinde” yetiştiği için, İslam’a yabancı kaldığından, Cuma hutbesinin sembol olduğunu öğrenmediği için,…” demektedir. Halil İnalcık’a yönelik yorumları dikkat çekici. İnalcık’ın Osmanlı Devleti’nin kuruluşuna dair tarihî yorumlarını, onun İslâm’a “yabancı” kalmış bir dönemin ürünü olarak sunmak, bir bilim insanının tarihî metodolojisini şahsi inanç ekseninde değerlendirmeye çalışmaktır. Bu ifadeye “dangalaklık” demek bile, iltifattır. İnanç ekseniyle ne ilgisi var! anlama özürlü! Cuma Hutbesi, İslâm devlet geleneğinde BAYRAK gibidir, semboldür, bir beldede Cuma Hutbesi, kimin adına okunuyorsa, o beldenin hâkimi odur. Cuma, onun izniyle kılınır. Ben o hükmümü, Osmanlı Devleti’nin kuruluşunun 687 Hicrî/1288 Mîl^dî yılı olduğunu, Tursun Fakih’inKaracahisar’da Cuma Hutbesini o tarihte okumuş olduğunu (NEŞRÎ, Kitâb-ı Cihân-Nümâ, c. I s. 110, Ankara, Türk Tarih Kurumu, 1949)a dayanarak, KAYNAK GÖSTEREREK BİLDİRİYORUM. İnanç ekseni ile NE İLGİSİ VAR? hâlâ ayıkmadın mı?

Oysa akademik tarihçilik, kişisel inançlardan değil, arşiv belgelerinden, ayıktı isen, dediklerimi anlayacaksan söyleyim: Arşivin yabancısı değilim; “Tunus’ta Osmanlı Hâkimiyeti” (İnkılâp yayınevi bastı, okuyabilir, meraklısı) konusundaki tezimle ilgili çalışırken, Osmanlı Arşivi’nde, MühimmeDefterlerini inceledim. Daha sonra oraya gidip çalışmalarım da oldu. kroniklerden ve eleştirel yöntemden beslenir. Bir tarihçinin değerlendirmesi, onun dinî pratiğiyle değil, kullandığı kaynak, yöntem ve argümantasyon gücüyle değerlendirilir. İnalcık’ın 1302 yılını Osmanlı’nın kuruluş tarihî olarak kabul etmesi, tamamen tarihî olayların sistematik yorumuna dayanır; bu yorumun ardında herhangi bir dinî yönelim ya da yönelimsizlik aramak, metodolojik hataya düşmek demektir. Bunların lâf salatası olduğunu tekrara hacet yok. 

Maksudoğlu’nun yazısında, Filistin meselesi bağlamında Türk İslâmcılığının duyarlılığı öne çıkarılırken, Doğu Türkistan’daki insan hakları ihlallerine neredeyse hiç değinilmemesi, dikkat çekici bir çelişki doğurur. Eğer zulüm, yalnızca Müslüman Araplara yöneldiğinde protesto edilip, Müslüman olmayan ya da kültürel olarak farklı coğrafyalardaki Türk toplulukları için sessizlik tercih ediliyorsa, burada bir tutarlılık sorunu olduğu açıktır. Acaba bazı çevrelerin duyarlılıkları, gerçekten evrensel bir adalet talebinden mi, yoksa ideolojik tercihlere göre şekillenen seçici bir duygu politikası mı üretmektedir? Yahudilerin durumu, tutumu, 2000 yıllık hayâlleri, Filistinle ilgili, Türkistan konusunun bu konuda yeri yok. Müslümanlara yapılan zulüm konusunu anlatmıyoruz ki, ne alâkası var? bu, ucuz, gülünç bir soytarılık, daha hafif tabir bulamıyorum. İnsan böyle seviyesizliğe nasıl düşebilir, anlayamıyorum.

Maksudoğlu’nun yazılarında öne çıkan en temel sorun, eleştirinin kişisel önyargılarla, tarihî bağlamdan kopmuş varsayımlarla ve komplo imalarıyla yürütülmesidir. Al bir dangalaklık şâheseri daha! “kişisel  önyargı” ne demek? Hani? Nerede? “tarihî bağlamdan kopmuş varsayımlar”a 1 tane örnek? Bu, düpedüz edepsizlik, haddini bilmezlik, Rahmetli Emin Işıkîn şakası için için yarı doğrularak söylenen o “ç!” ün tam yeri ama, o seviyeye inemem ki!

Bu tarz metinler, entelektüel tartışmayı beslemek yerine, bilgiye olan güveni aşındırmakta; kavramlar, kişiler ve olaylar üzerinden inşa edilen çarpık anlatılar, kamusal aklı tahrif etmektedir. O hâlde düşünmemiz gereken temel soru şudur: Gerçekten hakikati mi arıyoruz, yoksa hakikat zannettiğimiz önyargılarımızı onaylatmaya mı çalışıyoruz?

“Gerçek Aydın” tartışması üzerinden zihinsel kalıpları sorgulamak

Günümüzde “gerçek aydın” kavramı, sıklıkla ideolojik bir silah haline gelmekte, farklı düşünenleri dışlama gerekçesi olarak kullanılmaktadır. Mehmet Maksudoğlu’nun bu bağlamda kaleme aldığı değerlendirmelerde, “gerçek aydının” kim olduğu sorusu, bir tartışmadan çok bir dışlayıcılık aracına dönüşmektedir. Oysa entelektüel faaliyet, mutlak kabullere değil, eleştiriye ve çoğulculuğa dayanır. Bu kavramı yerli yerine oturtmak için şu soruları sorabiliriz: Gerçekten bir düşünceyi “aydınca” yapan şey nedir? Onu savunanın kimliği mi, yoksa o düşüncenin toplumsal fayda, eleştirel akıl ve bilgi üretimiyle olan ilişkisi mi?

Maksudoğlu’nun “ülkede gerçek aydın kalmadı” gibi genelleyici bir yargıyı, yalnızca kendi düşünsel evrenine uymayanları dışlamak için kullandığı açık. Oysa bir kavramın değerini anlamak için, onu hangi bağlamda, hangi ölçütlerle değerlendirdiğimizi açıkça ifade etmemiz gerekir. Aydın olmak, yalnızca inançsal bir sadakate mi bağlıdır, yoksa özgür düşünceye ve sorgulayıcı zihne mi? Bu noktada hatırlanması gereken şudur: Aydın olmak, yalnızca bir düşünce geleneğine aidiyet göstermekle değil, o geleneği yeniden üretme, dönüştürme ve gerektiğinde ona mesafe alabilme cesaretiyle mümkündür. Ayıktı ise, bu anlayış özürlü yurttaşımızın bile anlayacağı dille anlatayım: Bizde, diploma hâmillerine, bol keseden “aydın” denilmektedir. Türk aydını olmak, gerçekten -tarîhî sebeplerden dolayı- ÇOK ZORDUR.  Ölçüyü hemen koyalım:

İngiliz aydını, Shakespeare’i OKUR ve ANLAR. Dil değişmiştir ama, hususî ders alır, öğrenir.

Alman aydını, Goethe’yi OKUR ve ANLAR.

Fransız aydını Voltaire’, OKUR ve ANLAR.

Rus aydını, Tolstoy’u, Dostoyevski’yi OKUR ve ANLAR.

İranlı aydın, Gülistanı, Bostanı, Şehnâmeyi OKUR ve ANLAR.

Arap aydın, Kur’ân-ı Kerîmi, Hadîs-i Şerifleri OKUR ve anlar

(halktan bahsetmiyoruz)

KAÇ Türk aydını, Kâtip Çelebi’yi okur ve anlar?

KAÇ Atatürkçü, NUTUK yanında okunsa (kendisi okuyamaz) NUTUK’un yüzde kaçını anlar?

KAÇ aydın, İstiklâl Marşımızı orijinalinden okuyabilir?

Bunları geçelim, günümüze gelelim: 

Kaç aydın denilen diplomalımız Üstad CEMİL MERİÇ’inBU ÜLKE kitabını okuyup anlayabilir? Çok mühim bir kitaptır.

Kavramlarla mı, kişiliklerle mi tartışıyoruz?

Maksudoğlu’nun bazı eleştirilere verdiği cevaplarda, metinler arasında tutarlılığı zorlayan bir hacimsel ve içeriksel zavallı, perîşân Türkçem! dağınıklık dikkat çekmektedir. Âzerbaycanlının deyişiyle: Allah gurı böhtandan möhafazabuyursun! Mesnetsiz, rastgele savrulmuş hükümler: nerede “tutarlığı zorlayan dağınıklık? Misâl? Böyle lâf salatasını okuyanlar da, bir şey denildiğini zannedecek! “Ana fikir üzerine odaklanma” önerisiyle yola çıkılsa da, metnin kendi içinde birçok farklı tarihî ve ideolojik başlığa savrulması, eleştirinin metodolojik tutarlılığı açısından soru işaretleri yaratmaktadır. Tartışmanın esas konusu olan “Türkçülük ve kimlik” meselesinden uzaklaşarak, farklı ideolojik alanlara sıçramak; konuyu aydınlatmak yerine bulanıklaştırmak riski taşır. Tartışma karşıtını “niyet okuma” veya “etiketleme” yöntemine başvurmadan yürütülebilmelidir. Ve daha önemlisi: birini eleştirirken, o kişinin düşüncelerini mi hedef alıyoruz yoksa şahsiyetini mi?

“İslâmcı” kimliği üzerinden tanımlama sorunu

Tartışmanın bir diğer boyutunu, İslâmcılık kavramı ve bunun düşünsel aidiyet olarak değerlendirilmesi oluşturur. İslâmcı değil, Müslüman olduğumuzu daha KAÇ DEFA SÖYLEMEMİZ GEREK? Prof. Dr. Mustafa Çağrıcının, daha önce andığım değerli yazısını -ayık kafayla- oku lütfen! Maksudoğlu’nun kendi fikirlerinde İslâm’ın toplumsal, siyasî ve kültürel bir belirleyici olarak öne çıkması, onu bu ideolojik pozisyonla özdeşleştirmeyi kolaylaştırmaktadır. Balık, denizden söz ediliyor, neredeymiş bu deniz dedikleri şey? dermiş.  Ol mâhîler ki deryâ içredirderyâyı bilmezler. Ancak burada yapılması gereken, “etiketleme” değil, düşüncenin içeriğini çözümlemektir. Örneğin: Meselâ yerine, bu Ermenice kelime kullanılınca, metin daha bilimSEL oluyor her   hâlde. Bu kelimenin Ermenice olduğunu da BİLMEZ bu allâme! Dinî merkezli bir toplum tahayyülü savunuluyorsa, bu, hangi siyasî modelle çelişir ya da örtüşür? Milliyetçilikle din temelli toplum kurgusu arasında değil Mİ?nasıl bir sınır çizilebilir?

Eğer bir düşünce, toplumsal kurumları yalnızca dinî referanslarla açıklamayı öneriyorsa, bu durumun modern ulus-devlet anlayışıyla nasıl bir gerilim oluşturduğu tartışılmalıdır. “İslâmcı” etiketi bu nedenle kişisel bir sıfat olmaktan ziyade, bir düşünce sisteminin niteliğini tanımlamak için kullanılabilir. Dolayısıyla asıl tartışılması gereken konu, bu ideolojik yönelimin toplumsal yapı üzerindeki etkisidir. Eğer siz İslam devletini savunuyorsanız, bütün toplumsal kurumları, fikirleri, yapıları din ekseninde ele alıyorsanız ve dinleştirmeye çalışıyorsanız, evet, siz bir İslamcısınızdır! Zaten “İBDA-C terör örgütü” yayın organı olan Baran dergisi yayınlarında yapmış olduğunuz açıklamalar, yorumlar, sizin İslamcı olduğunuzu açık bir şekilde gösteriyor. Atatürk’e, Cumhuriyet’e olan derin nefretiniz bile, başlı başına milliyetçilik karşıtı ve İslamcı olduğunuzun net göstergeleridir.

Komplo teorileri ve düşünsel tutarsızlık

Maksudoğlu’nun metinlerinde sıklıkla rastlanan bir başka eğilim, tarihî olayların komplo teorileriyle açıklanmasıdır. Mason localarından Yahudi kimliğine, Batı basınından medya sermayesine uzanan bu anlatılar, çok boyutlu toplumsal süreçleri indirgemeci biçimde yorumlama eğilimindedir. Gazze, Filistin konusunda birtakım hükümetlerin, başkanların çâresizliği, o dediklerimin İSBATI. Hâlâ göremeyene NE denir? Halklar, İsrail vahşetine karşı gösteriler yapıyor, yöneticilerin eli mahkûmMerkez Türkiye kitabımı okursa, iyi olur, biraz olsun işi kavrar. Elbette modern toplumlarda sermaye gruplarının medya üzerindeki etkisi, dinî cemaatlerin siyasetle ilişkisi ya da küresel sistemdeki güç dengeleri tartışılabilir; ancak bu tartışmalar, önyargılara değil, veriye ve çok yönlü analize dayanmak zorundadır. Gerçekliği komplo anlatılarıyla açıklamak, bilgi üretimini olumsuz etkiler. Bir kişi ya da grup hakkında genellemeye dayalı olumsuz yargılar üretmek, bilgiyle kurduğumuz ilişkiyi zamanla yozlaştırır.

Kimlik, aidiyet ve Türk milliyetçiliği

Maksudoğlu, şöyle demektedir: “İlk yazımdaki, “Türkler, Avrupa menşeli Nasyonalizm akımını, görüşünü, ülkemiz gerçeğine ve şartlarına uyum sağlamak üzere, 1,000 yıllık kültürümüz İslâmla yoğurarak Milliyetçilik hareketine dönüştürdüler. Türk Milliyetçileri, İslâm’a saygılıdırlar. Kaskatı GERÇEK şudur: İslâm’dan sıyrılmış Türk, suyu çekilmiş, posası kalmış portakal gibidir” ifâdemdeki, son, koyu harflerle yazılı cümlemdeki kasdım, Türkiye’de yaşayan, kendilerini laik, seküler olarak tanımlayan, çağdaşlaşmış olduklarını zanneden, halka yabancılaşmış, diplomalı, kendinin, yanlışlıkla bu ülkede doğmuş, bir talihsizlik eseri olarak Türk ve Müslüman bir âile içinde dünyaya gelmiş olduğu kanaatinde olan Türklerdir.”

Bu tanımlama, başlı başına bir dışlayıcılık, ötekileştirme ve aleni bir din merkezci düşmanlaştırma örneğidir! Maksudoğlu, dindar Türkleri “gerçek Türk” kabul ederken, Hoppala! Dindar değil; Türk milletinin değerlerine saygılı laik ve seküler olduğunu söyleyenleri “yabancılaşmış”, değil Mİ?“düşman” ve hatta “yok edilmesi gereken varlıklar” olarak tasavvur ediyor. Bu da İFTİRA ve TAM bir DANGALAKLIK. Adam, bu kadar düşük seviyede NASIL olabiliyor? Kafasındaki tasavvurları bana mâl ediyor, roman yazıyor sanki. Bu, Maksudoğlu’nun zihniyet dünyasının nasıl bir millet düşmanlığıyla malul olduğunu bize gösterir. Artık hakketti: “ÇÜŞ” diyorum; böyle edepsizliğe, haddini bilmezliğe, ancak, kısaca “çüş” denir, Çünkü milliyetçilik, adı üstünde “millet”ten gelir ve bir milletin içerisinde değil; kavmin, halkın içerisinde, a karışık kafa!  MenahimYorgoDökmeciyan, milletten bir ferd mi? yoksa, halktan birileri mi? “millet”in ne olduğunu BİLMEYEN, böyle saçmalar. çokfarklı etnik, dini, kültürel yapılar, farklı yaşam tarzları olması pekâlâ mümkündür. Evet, VATANDAŞLIK böyledir. Bir eşcinsel de “Ben Türk’üm” diyorsa Türk’tür! Yorgo adındaki, Menahem ismini taşıyan, Dökmeciyan denilen vatandaş, “ben Türküm!” der mi? Bir ateist de “Ben Türk’üm” diyorsa Türk’tür! Her milletin içinde farklı meşrepten insanların bulunması kadar doğal bir şey yoktur. Dünyada ne geçmişte ne de bugün tek bir yaşam tarzına sahip bir toplum var olmuştur. Maksudoğlu’nun bu faşizan yaklaşımı, milleti millet yapan değerler konusunda titizlik gösterenlere birtakım etiketleri uygun görenlere, Atsız’ın kardeşi Çiftçioğlu Necdet Sançar Beğ, “sözde Türk”ler” diyordu, bu konuda çok güzel bir yazısı vardır. milliyetçiliğin temel ilkelerine tamamen aykırıdır!

Maksudoğlu’nun “İslâm’dan sıyrılmış Türk, suyu çekilmiş portakaldır” benzetmesi, yalnızca bir metafor değil; aynı zamanda belirli bir kimlik anlayışının dışlayıcı bu kelime YANLIŞ; ben dışlamıyorum ki, Türklüğün 1000 yıllık mayası İslâmdan sıyrılan, gâvurluğu yeğleyen, seçen, kendisi “dış” olmuştur, kendi kendini “dış”a atmıştır. Çocuğu doğduğunda kulağına ezan okuyacağı/okutacağı yerde, müzik dinletirse, kendi bileceği iştir. Oğlu ilk okul çağında iken sünnet ettirmezse, yine kendi bilir. Anası, babası öldüğünde mevlid, Kur’ân-ı Kerîm okumazsa/okutmazsa, anası, babası çok memnun olur(!) Erkekse, askere gittiğinde, birliği hücuma kalkarken “Allah” “Allah” diye kükrerken kendisi, istediği türküyü söyleyebilir, hattâ “gâvurlar gibi “hurrâ” diye de haykırabilir. Hürriyet var, demokrasi var, faşizmin gereği yok, hangi devirdeyiz! Askerde iken, birliği ile yemek yerken, arkadaşları bir ağızdan “Tanrımıza/Allahımıza hamd olsun!”derken, “Yaşasın Doğa!” diye haykırabilir, özgürlük var. 

boyutunu gösteren sembolik bir ifadedir. Burada, laik, seküler ya da farklı yaşam tarzlarına sahip bireylerin Türk kimliğinden dışlanması anlamına gelen bir yaklaşım söz konusudur. Oysa milliyetçilik, milletin yalnızca ortak inanç değil; dil, tarih, kültür ve siyasî aidiyet gibi unsurlarla tanımlandığını vurgular. Bir başka deyişle, kimliği tek tipleştiren her yaklaşım, milliyetçiliğin özündeki “birlikte yaşama” fikrine ters düşer. Türk kimliği yalnızca dinî inançla varlığını sağlaması mümkün değildir. Ezbere konuşuyor, din diye geçiyor, İslâmın, öteki dinlerden farklı olduğunu, hayatın bütününü kapladığını, insanın nasıl yürüyeceğini bile bildirdiğini, BİLMİYOR, İslâmı anlatan tek bir kitap okumadığı anlaşılıyor. Tek bir kitap okumadığı halde, dinden söz etmesindeki ciddiyetsizliğe NE demeli? Ateist, agnostik, eşcinsel ya da laik bireylerin Türk kimliğine aidiyeti neden sorgulanır? Oysa, farklılıklarla birlikte yaşama imkânı, millet olmanın kurucu bir niteliğidir. Mehmet Maksudoğlu’nunyazılarında görülen düşünsel midesi bulanmadan, bu, aşağılık kompleksi, ithâl ürünü böyle, NASIL rahatça kullanıp duruyor, hayret! eğilimler; kimlik, tarih ve ideoloji alanlarında birçok tartışmayı yeniden gündeme getirme potansiyeline sahiptir. Ancak bu potansiyel, polemik yerine kavramsal netlik ve tarihî doğrulukla desteklendiğinde verimli olabilir. Aksi takdirde bilgi üretimi, yerini önyargılara, komplo teorilerine ve dışlayıcı kimlik siyasetine bırakmaktadır.

Tarihî çarpıtmalar

Mehmet Maksudoğlu’nun kimi tarihî şahsiyetler ve dönemselgelişmeler hakkında dile getirdiği görüşler, sadece bir yorumdan ibaret olmaktan ziyade, oldukça tartışmalı varsayımları ve spekülatif iddiaları da içinde barındırmaktadır. Özellikle Halil İnalcık gibi akademik itibarı dünya çapında tanınmış bir tarihçiyi, bireysel ibadet alışkanlıkları üzerinden değerlendirmeye çalışmak, İFTİRA atmayı alışkanlık hâline getirmişe ne denir! ne karakter yâ Rabbi! Rahmetlinin ibadet alışkanlığı kendini ilgilendirir, bana ne! değerlendirdiğim NEREDE? İnsanda biraz UTANMA duygusu olur! Kendi seviyesizliğini bende görmek istiyor! Bu seviyedeki zavallıya NEYİ anlatmağa çalışıyorum ki! Bir çüş! daha. UTANMIYOR MUSUN? Rahmetli Halil İnalcık’ı NEREDE ibâdet alışkanlığı üzerinden değerlendirmişim?“Yetişme çağında İslâm öğretilmiyordu, onun için Cuma Hutbesinin İslâm devlet geleneğindeki yerini bilmemekte mâzeret sâhibidir” demenin, Rahmetli üstadı ibâdet alışkanlığı üzerinden değerlendirmekle ne alâkası var? Hutbenin Bayrak gibi sembol değeri olduğunu bilseydi, üstad, 1288 yılı üzerinde dururdu, 1302 ye uzanmazdı. Bunları belirtirken, üstadın ibadet edip etmediği ile ilgili bir değerlendirmem nerede? Gerçekten, bu satırları yazarken, bu İkbal Vurucu Efendi’nin kafası nasıldı, acaba? Ayık mıydı? hâlâ esrik miydi?

hem metodolojik açıdan sorunlu hem de entelektüel açıdan sorunlu bir yaklaşımı yansıtmaktadır. Bir tarihçinin değerini onun dinî pratikleriyle ölçmek, akademik üretimin doğasına aykırı değil midir? Ayrıca bu durum onun tarihî analitik gücünü ve bilimsel katkılarını gölgeler mi? Bir tarihçinin kamusal veya özel hayatındaki kişisel tercihleri, dolaylı anlatımlarla “İslâm’dan uzak kalmış olmakla” suçlamaya dönüşüyorsa, burada bilimsel bir tenkitten çok ideolojik bir yargı mekanizması işletiliyor demektir.

Halil İnalcık’ın bir namaz deneyimi üzerinden yapılan çıkarım, sadece bireysel bir yaşantıyı değil, dönemin tamamını sorgulamak için kullanılmış gibi görünmektedir. “Hava bulutlu” diyene, sen bana şunu dedin: yağmur yağacak, sular birikecek, bu durumda bana taktıkları isim gündeme gelecek, mantığı. Oysa bir toplumun dinî yaşantısı, bireysel örneklerle genellenebilir mi? Cumhuriyet’in ilk yıllarında dinî yaşamın zayıflatıldığı iddiaları sıkça dile getirilir, ancak aynı dönemde tarikatların varlığını koruduğu ve hatta kimi yerlerde güçlenerek devam ettiği de tarihî bir vakıadır. Dolayısıyla, bu tür iddiaların geçerliliği ancak çok boyutlu bir sosyolojik inceleme ile anlaşılabilir.

Maksudoğlu’nun bir diğer tartışmalı iddiası ise MoizKohen’in (nam-ı diğer Tekin Alp) 1920’li ve 30’lu yıllarda “etkili olduğu” ve bu etkinin neredeyse Cumhuriyet’in laik yapısını belirlediği yönündedir. Peki, bu iddia ne ölçüde somut veriye dayanmaktadır? Moiz Kohen’in yazdığı metinler ve yayımladığı düşünceler elbette dönemin entelektüel tartışma iklimi içerisinde bir yere sahiptir. Ancak bir yazarın etkili olması, o dönemin tüm ideolojik yönelimlerinin onun tarafından belirlendiği anlamına gelir mi?

Moiz Kohen, Yahudi olduğunu yakın arkadaşı Ziya Gökalptan bile saklayarak, Munis Tekinalp adını kullanıp sahtekârlık yaparak fikirlerini yayıp etkili olmasa idi, Cumhuriyet okullarında okuyup yetişen gençler, Rahmetli Muhsin Yazıcıoğlu gibi, Rahmetli Galip Erdem Ağabey gibi, Rahmetli Osman Yüksel Serdengeçti gibi olurlardı, Gaspıralı İsmail Beyin, Yusuf Akçuranın, Ömer Seyfettinin, Ahmed Mithat Efendinin meşrebindeki Türkçülük devam ederdi. Halbuki, Fakir Baykurt gibi, Uğur Dündar gibi, Uğur Mumcu gibi gençler yetişti. 1924 yılında vefat eden Ziya Gökalp dâhil, herkes, onu, adından dolayı, müslüman bir Türk zannediyordu. Çoook sonra, 1961 yılında Fransada öldüğünde, cenâzesi sinagogtan kaldırılınca, çok az sayıdaki, dikkatli kimse, onun gerçekte Yahudi olduğunu anlayabildi.

Türkçü, kimliğini gizler mi?

Milleti aldatır mı? 

Sahtekârlık yapar mı?

Alev Alatlı Hanım, Atatürke rahmet getirilmesini isterdi, ama  yadırgadığı konuyu da dile getirmekten çekinmezdi.

Moiz Kohen’in fikirlerini dinî kimliği üzerinden yargılamak ise düşünceye değil, aidiyete dayalı bir dışlama anlayışını ortaya koyar. Bir kişinin etnik ya da dinî kimliği, fikirlerinin geçerliliğini belirleyici bir unsur değildir. Tarihî dönüşümler ideolojik saflık testleriyle değil, çok katmanlı analizlerle anlaşılır. Ayrıca, gerçek bilgiye ulaşmak istiyorsak, onu önyargıların sisinden arınmalıyız. Daha önemlisi, bir düşünürü yalnızca etnik veya dinî kimliği üzerinden mahkûm etmek, düşüncelerine değil kimliğine odaklanmaktır. Tekin Alp’in “Türkleşmek” düşüncesi üzerine yazdığı metinler, dönemin milliyetçilik anlayışlarıyla etkileşimli olarak okunmalıdır. Peki, bu düşünceleri tartışmak yerine onun Yahudi kimliğine vurgu yaparak şüphe yaratmaya çalışmak, bize ne kazandırır? Yahudi kimliğiyle bir Türkçülük tasavvuru geliştirmiş olmak, bir paradoks mu, yoksa çoğulculuğun bir ifadesi midir?

Bu tür komplo imaları, yalnızca bireyleri değil, bir toplumun zihinsel berraklığını da zedeler. Zira her şeyi “gizli etkenlere” bağlamak, toplumsal sorumluluğu dış güçlere havale etmek gibi bir kolaycılığı beraberinde getirir.

Alfabe, modernleşme ve milliyetçilik

Mehmet Maksudoğlu’nun çeşitli yazılarında ortaya koyduğu düşünce yapısı, özellikle Cumhuriyet dönemi reformlarını, modernleşme hamlelerini ve milliyetçilik tartışmalarını hedef alırken; bu alanları belirli ideolojik kalıplar içinde değerlendirmeye eğilimlidir. Onun alfabe değişikliği, kıyafet reformu ya da milliyetçilik gibi meselelerde dile getirdiği iddialar, yer yer tarihî bağlamdan kopmakta, yer yer ise öznel kanaatlerle örtüşen yorumlarla şekillenmektedir. Hani? nerede, nasıl? Mesnetsiz, BOŞ lâf salatası. 

Özellikle alfabe reformu üzerinden yürüttüğü eleştiriler, Latin harflerinin kabulünü “Batıcılık”la özdeşleştiren bir zihin çerçevesiyle şekillenmektedir. Maksudoğlu, bu değişimi “Türklükle ilgisiz” bir yönelim olarak değerlendirmekte ve Latin harflerinin kabulünü, kimliğin yozlaşmasıyla ilişkilendirmektedir. Oysa, harfler gerçekten bir kimliğin asli unsuru değildir. Kim demiş? Ortaçağın câhil, vahşî Avrupası, Medeniyetin temsîlcisi Müslümanlardan rakamları aldı (Avrupalının ve bizim kullandığımız bu rakamlar, Arap rakamlarıdır, bunu, Avrupalılar bilir de, bizimkiler bilmez), SIFIRı aldılar; önceden kullandıkları Latin rakamlarında sıfıryoktur; Romen rakamlarıyla 1453  ten 1389 u çıkarmağa çalışın bakalım. Ama, YAZIYI ALMADILAR. Yahudiler, 1948 yılında, İbrânî yazısını hayata geçirdiler; daha önce, Hiyeroglif gibi, Latince gibi, ÖLÜ dil idi. Hintliler, Sanskrtit yazısını hayata geçirdiler; istenirse pek âlâ oluyor. Günümüzde de Türkçü gençler, Türkçeye en uygun Köktürk Tamgalarını öğreniyorlar.  Sırası gelmişken, milletimizin adının aslî şeklinin TÖRÜK olduğunu kayd edelim.  Bu sebeple alfabenin değişmesinin, bir milletin hafızasını otomatik olarak silmesi söz konusu değildir. Sen öyle zannet! İngilizler Kiril alfabesine geçse, Fransızlar İbrânîharflerini benimseseler, bunların kültürlerinden NE kalır acaba? Slogan tekrarlayıp durmanın, düşünceyle ilgisi yoktur, ilim adamına değil, düzgün bir okur yazara bile yakışmaz. Ruslar, lâtin harflerine geçsinler bakalım, elde kültürlerinden ne kalır? Bu tür bir sorgulama, bizi şu temel kavramsal çerçeveye götürür: Alfabe bir iletişim aracı mıdır, yoksa bir ideolojik simge mi? Mors alfabesi kullanmak daha iktisadîdir, öyle yapalım mı? Kuşkusuz, alfabeler tarih boyunca birçok toplumda politik tercihlerle iç içe geçmiş, ancak bu tercihler genellikle iletişimin pratik gerekleri ve modernleşme hedefleriyle uyumlu olarak şekillenmiştir. 1928’deki Latin alfabesine geçiş de, bu bağlamda, Türkçenin fonetiğine daha uygun bir yazım sistemi kurma amacının yanı sıra, geniş halk kitlelerine okuryazarlığı yayma hedefiyle de ilgilidir. İkametgâh kelimesini, ikâmetgâh diye söyleyenlere ne demeli? Yağrın diye yazılması gerekirken “Yarın” yazıldığı için, televizyonda bir bayan, her hâlde Türkçe öğretmeni, “yarın” diye kısa okunacağını söyledi, şimdi çoğu öyle yapıyor; halkın doğru olarak yağrın diye, ilk heceyi uzatarak söylemesine rağmen, bu yanlış söyleyiş yayılıyor. (Yağrın; koyunun kürek kemiği: eskiler onu güneşe veya ateşe tutup ertesi günü yağmur yağıp yağmayacağını anlamağa çalışırlardı.)

Maksudoğlu’nun, “Alfabe değişikliğiyle Latin harflerini almamızın Türklükle, Türkçülükle yakından uzaktan ne ilgisi vardır? O harfler Avrupa’da kullanıldığı için alındı; öyle DEĞİL Mİ? bilmiyor musun? çağdaşlık, Avrupalılaşmak adına. Avrupa’da başka harfler kullanılıyor olsaydı, o harfler alınmayacak mıydı? Kendimizi aldatmanın ne gereği var? Değişiklik Türklük, Türkçülük adına yapılıyor olsaydı, 1928 yılında kendi harflerimiz olan, Türkçe fonetiğe en uygun olan, ses zengini, 38 harfli Göktürk tamgalarını alıyor olmaz mıydık?” derken Latin harflerinin yerine Göktürk alfabesinin kullanılmamasını “Türkçülüğe ihanet” benim böyle bir ifadem YOK! Yine hayâlindekini işe karıştırmağa başladı. Hiç doğru dürüst DAVRANAMAZ MISIN yâhuu!       olarak sunması, Türk alfabesini savunmaktan ziyade, kendince Latin alfabesinin Türkçeye uygunluğu savını çürütmeyi amaçlar. Amaçlamama gerek yok: Göktürk harflerini öğrenen, “sâhi, niçin bu harfleri almadık da elin latin harflerini adık? Diye, KENDİLİĞİNDEN düşünür. Burada tarihin araçsallaştırıldığı bir okuma biçimi yansıtılmaktadır. Göktürk harflerinin elbette tarihsel ve kültürel önemi yadsınamaz. Ancak bir yazı sisteminin “Türklüğe daha uygun” olup olmaması, yalnızca tarihi aidiyetle değil, aynı zamanda sosyo-linguistik işlevsellikle de Göktürk harfleriyle ilgilendin mi, ey Türkçü! Lâf dolaştırıp duracağına, zahmet edip bu harfleri öğrenseydin, Türk fonetiğine en uygun harfler olduğunu görürdün. Cehâletzemini üzerinde durup lâf salatası yapmak, mâriferdeğildir, ilim adamına yaışmaz. Göktürk harflerini getirirsin, birkaç Türkçe kelimeyi, bir onlarla bir de latinharfleriyle yazarsın, Hanyayı Konyayı görürsün, hangisi Türk fonetiğine uygunmuş. ölçülmelidir. Göktürk yazısı, çağdaş Türk toplumu için pratik bir yazılı iletişim aracı olabilir miydi? Niçin olmasın? Sanskrit harfleri, İbrânîharfleri, Ermeni harfleri, Yunan harfleri oluyor da Göktürk harfleri NİÇİN olmayacakmış? Bu soruya gerçekçi bir cevap vermek, nostaljik idealleştirmelerin ötesine geçmeyi gerektirir. Harfleri ÖĞREN, ondan sonra konuş, derler adama. 

Maksudoğlu, Latin harflerinin “Avrupa’da kullanıldığı için” ve “çağdaşlık, Avrupalılaşmak adına” alındığı tezini savunuyor. Yâhû, vâkıa bu, ne tezi, ne savunması. Tanzimat münevveri “fransızca bilmeyen eşektir” diyordu, Avrupa hayranlığı iliklerine işlemişti. Frenk dilinin “ben kendimi … diye çağırırım (Je m’apell …) gudubetliğini bile göremeyecek durumdaydı. O süt, böyle yoğurt yaptı. Bu tespitte haklılık payı olmakla birlikte, durumun tek boyutlu olmadığını belirtmek gerekir. Alfabe değişikliği, sadece Batı’ya benzeme arzusundan ziyade, daha geniş bir çağdaşlaşma ve modernleşme projesinin al sana bir lâf salatası daha: ne projesi, hangi proje? bir parçasıydı. Osmanlı İmparatorluğu’nun bu iğrenç kelimeyi Osmanlı ile birlikte kullanan: “benim atalarım yüzlerce yıl üniformalı eşkıyalık yaptılar”, diye geçmişine hakaret etmekte, iftirada bulunmaktadır. O iğrenç kelime, Avrupadan tarih yazma metodu, dipnotla yazma usulü alınırken, düşünülmeksizinalındı, Tanzimatçılar, Avrupalının Osmanlıyı kendi çarpık yapısına benzeterek sunmasını da aldılar. Osmanlı, imparatorluk olsa idi, günümüzde tek tük Sırp, Bulgar, Yunan, Ulah (Romen) kalırdı, kuzey ve güney Amerikadaki yerliler kadar kalırlardı, bu kavimlerin dilleri unutulurdu. Osmanlı, tatbik ettiği Millet Nizamı (millet, dîn demektir; her din zümresini, kendinden, iyi yetişmiş birinin sorumluluğuna verdi) ile hâkimiyeti altındaki kavimlerin kimliklerini, dillerini, kültürlerini, geleneklerini korudu. son dönemlerinde başlayan eğitim ve okuryazarlık sorunları, Arap alfabesinin Türkçenin fonetiğine tam olarak uymaması gibi pratik sorunlar da bu değişimin önemli gerekçeleri arasındaydı. Bu, doğrudur da, ingilizce için latin harfleri çok mu uygundur? Shakespeare yazıp Şekspir demek ne oluyor? Lewis yazıp Luvis diye okumak? Fransızcada Monsieur yazıp Mösyö demek? Jamais yazıp jame demek? Bernard Lewis adı geçen kitabında belirtir ki, dillerini Katolik Arnavutlar latinharfleriyle, Protestan Arnavutlar Kiril harfleriyle, Müslüman Arnavutlar Kur’ân harflerıyle yazıyorlardı. Latin harfleri, Türkçenin ses yapısını daha iyi karşılaması, öğreniminin daha kolay olması onun için ilk okulun ancak üçüncü sınıfında öğreniliyor. ve dolayısıyla okuryazarlık oranını artırma potansiyeli gibi avantajlar sunuyordu. Ayrıca, uluslararası bilim ve teknoloji ile daha kolay entegrasyon sağlama hedefi de bu kararda etkili olmuştur.

Göktürk alfabesinin “Türkçe fonetiğe en uygun olan” ve “kendi harflerimiz” olarak nitelendirilmesi ve neden tercih edilmediği sorusu üzerinden alfabe inkılabının taşıdığını iddia ettiği çelişkiye vurgu yapar. Teorik olarak Göktürk alfabesi, Türkçenin kökenlerine inen ve tarihi bir değer taşıyan bir alfabe olabilir miş!. Ancak, 1928 koşullarında Göktürk alfabesinin benimsenmesinin pratik zorlukları NE GİBİ ZORLUKLAR? göz ardı edilmemelidir: Bu vatandaşa cevap vermeğe zaman harcamak, gerçekten israf, ama, cevap verilmese, onun bu laf salatalarını okuyanlar, bir şeyler söylediğini zannedecekler.

Toplumsal Hazırlık: Göktürk alfabesi, o dönemde toplumun büyük çoğunluğu tarafından bilinmeyen, çok az kişinin vakıf olduğu bir alfabeydi. Sıfırdan bir alfabe öğretmek, mevcut Arap alfabesinden Latin alfabesine geçişten çok daha büyük bir pedagojik ve toplumsal yük getirecekti. Boş lâf! Latin alfabesindeki C harfi Avrupa dillerinde S diye, bazı yerlerde K diye okunur. G harfi bazı yerlerde C diye okunur. Kısacası, bu harfleri öğrenen Türk halkı, sıfırdan başlayarak öğrendi, öğrenebildiği kadar. İnce Ke sesi için Q harfinin alınması düşünüldü, sonra vaz geçildi.  Yâni, hiç kolay olmadı.

• Yayıncılık ve Basım Teknolojisi: Matbaacılık ve basımcılıkdünyası büyük ölçüde Latin alfabesi üzerine kuruluydu. Sanskrit, İbranî, Yunan, Ermeni harfleryle basılan yüz binlerce kitap ne oluyor? Göktürk alfabesiyle basım için tüm teknolojik altyapının baştan kurulması veya uyarlanması büyük bir maliyet ve zaman kaybı yaratacaktı.

• Uluslararası Entegrasyon: Latin alfabesi, uluslararası bilim, ticaret ve diplomasi dili olarak yaygın kabul görüyordu. Evet, İsrail de latin harflerini kullanıyor, değil Mİ? Latin alfabesini benimsemek, Türkiye’nin dünya ile iletişimini kolaylaştırırken, Göktürk alfabesi bu entegrasyonu zorlaştırabilirdi. Bunu bir Türkçü söylüyor! İyi! Hani, her şey Türk için! Türke göre! İdi?

• Alfabe Değişikliğinin Hızı: Cumhuriyet’in ilk yıllarındaki inkılapların temel hedeflerinden biri hızla modernleşmekti. Göktürk alfabesine geçiş, bu süreci önemli ölçüde yavaşlatabilirdi.

Kalpak, fes ve simgesel anlamlar

Maksudoğlu’nun kalpak ve fes tartışması etrafında ürettiği söylem, kültürel simgelerin zaman içindeki değişimini ideolojik karşıtlıklara indirgemekle sınırlı kalmaktadır. Fesin II. Mahmut döneminde resmiyet kazandığı, kalpağın ise Millî Mücadele ile özdeşleştiği tarihî açıdan doğrudur. Ancak kültürel semboller zamanla değiştiğinde, bu değişimi bir “ihanet” ya da “öz benlikten kopuş” olarak yorumlamak ne kadar sağlıklıdır? İkinci Dünya Savaşı başlarında Hitler Fransayı işgal edince, De Gaulle, müttefiklerin yardımıyla direnişi düzenlemeğe başladı, her şeyi müttefikler veriyordu. De Gaulle, Fransız askerinin kepindeki ponpon da mutlaka olacak! diye uzun boyuyla tepiniyordu. Ponpon, top şeklindeki püskül, silâh değildi, bir işe yaradığı da yoktu. De Gaulle, ukalalık olsun, laf olsun diye israr ediyordu(!)

Bazılarına bazı şeyleri anlatmak, hiç kolay değil.

Tarihte giyimin, simgelerin ve yaşam tarzlarının değişimi çoğu zaman toplumsal, siyasî ve ekonomik dönüşümlerin bir parçası olarak gerçekleşmiştir. Osmanlı’nın Batılılaşma çabaları yalnızca Cumhuriyet döneminde değil, Tanzimat’tan itibaren başlamıştı. Maksudoğlu’nun metni, ne yazık ki tarihî tartışmayı ideolojik hesaplaşmaya indirgeyen bir yaklaşımın ürünüdür. Yazarın kıyafet reformuna yönelik eleştirileri de benzer bir indirgemecilikle şekillenmektedir. II. Mahmut dönemindeki kıyafet değişikliklerini “Batı etkisi”yleaçıklarken, kalpağın Millî Mücadele’nin sembolü olmasını vurgulaması dikkat çekicidir. Ancak burada çelişkili bir yaklaşım belirmektedir: Millî Mücadele’nin kahramanlarını simgeleyen kalpağın idealize edilmesi, aynı kadroların Cumhuriyet devrimlerinin taşıyıcısı olduğu gerçeğiyle nasıl bağdaştırılmalıdır? Eğer bu kadrolar halkı İslâm’dan uzaklaştırmakla suçlanıyorsa, neden aynı kadroların giydiği kıyafet “bizim” sayılmaktadır? Sembollere atfedilen anlamlar, tarihî bağlamından koparıldığında, kolaylıkla ideolojik çelişkilerin aracı haline gelebilir. Bu tür çelişkiler, Maksudoğlu’nun tarihî tutarlılık konusunda ne denli sorunlu bir yaklaşım sergilediğini ortaya koymaktadır. Bu kafadaki vatandaşlar, benim yazdıklarımı okumasalar, daha iyi olur; hem kendileri için, hem de benim için. İzâ khatabahum…     kaalû Selâmâ ….

Milliyetçilik, din ve kavramsal karmaşa

Maksudoğlu’nun milliyetçilik kavramına yaklaşımı da ciddi kavramsal karmaşalar içermektedir. “Nasyonalizm”in Türk toplumunda bir tür “boy abdesti aldırılmış, hidayete erdirilmiş” forma büründüğünü aynen öyle OLMUŞTUR: bu cehâlet âbidesine kaç defa ÖĞRETMEK GEREKİR ki, Türk Milletinin, nasyonalizm’i, Araplar gibi -doğrusu da öyledir- kavmiyye diye tercüme etmeyip, dîn demek olan “millet” kelimesinden türeterek “milliyet” diye tercüme etmesi,durumu, gerçeği göstermektedir; Bernard Lewis’in -bozuk saatin günde iki sefer doğru vakti göstermesi gibi, çok doğru bir ifâdesi var: İslâm, Araplar arasında çıkmasına rağmen, Ürdünde, Lübnanda Hristiyan Arap vardır; ama Hristiyan Türk, târife aykırıdır (contradiction in terms) der. Bundan dolayı da bu millet, isâbetli olarak, natioalism’i, “milliyetçilik” diye ANLAMIŞ, öyle tercüme etmiştir. ilerisürmesi, dinî kavramları siyasî ideolojilerle harmanlayan sorunlu bir metafor kullanımıdır. Bu yaklaşım, hem milliyetçilik hem de din alanında sağlıklı bir düşünsel ayrımı engellemektedir. Ayrıca, kamuoyunu belirli dinî kodlara göre şekillendirmeyi amaçlayan bir dilin ürünü olarak değerlendirilebilir.

Peki, milliyetçiliği “dinileştirmek”, onu daha meşru ya da “bizden” yapar mı? Türk düşünce tarihinde Ziya Gökalp’ten Yusuf Akçura’ya, Türkçülüğün temelleri dinle değil, millet, kültür din, İslâm temeline dayanır, onların sözünü ettiği, o zamanın kültürüdür, günümüzdeki DEĞİL. ve dil birliğiyle açıklanmıştır. Gökalp’in “millet” tanımı; dinî değil, sosyolojik bir bütünlüğe dayanır. Dolayısıyla milliyetçiliği İslâm’la özdeşleştirme çabası, modern Türk milliyetçiliğinin kurucuyâni Moizci düşüncesiyle açıkça çelişmektedir.

Ülkücü hareketin bazı dönemlerinde dinî söylemlerin öne çıkması, bu hareketin tamamının dinî temeller üzerine kurulu olduğu anlamına gelmez. Bu, bağlam dışı bir genelleme olur. Her ideolojik akım, zaman zaman dönemin siyasî ve toplumsal konjonktürüne göre farklı vurgular yapabilir. Bu gerçeklik, milliyetçilik kavramının sabit ve mutlak bir tanımının olmadığı gerçeğini de beraberinde getirir.

Mehmet Maksudoğlu’nun yazılarında yer alan birçok iddia, daha çok ideolojik bir perspektifin tarih yorumuna egemen olduğunu göstermektedir. Bu vatandaşın kafası öyle şartlanmış ki, bir müslüman Türkün nasıl milliyetçi olabileceğini havsalası almıyor. Yapılacak bir şey yok. Alfabe değişikliğinden kıyafet reformuna, milliyetçilikten dinî kimlik vurgularına kadar birçok meselede ortaya koyduğu yaklaşım, çoğu zaman kavramsal çelişkilerle ve tarihî anakronizmlerle maluldür. Buna, kısaca “halt etmişsin” demek gerekir ama, terbiyem izin vermez. Tarih, sadece geçmişin doğrulanmasıgeçmişi, yirminci yüzyıl başlarında olanları kendisidoğruluyor, papağan gibi slogan tekrarlıyor değil; aynı zamanda bugünü anlamlandırma aracıdır. Bu nedenle onu, ideolojik körlüklerden arınmış bir dikkatle, eleştirel bir süzgeçten geçirerek okumak gereklidir. Ancak bu sayede gerçek anlamda bir “fikrî muhasebe” yapılabilir.

————————————————————————————————–Değer miydi, bilmem; ama bu kadar vakit sarf edip kısaca yanıt verdim.    Aslında, bu konu, bir buçuk yıl önce, “Kırmızılar”da tartışılmış, kapanmıştı.Aradan bu kadar zaman geçtikten sonra, başlığı da Türk kökenli olmayan bir yayın organında, haddini bilmezce, adımı diline dolayarak laf salatası kıvamında, bazı kavramları sıralayarak bildiği, bilmediği konularda -hiç gereği yokken- döktürmüş. Bu arada, irtikâp ettiği birtakım iftiralara, yanlış ittihamlara, onun seviyesine uygun olarak yanıtlar verilmesi gerekiyordu, ama ne yapalım ki Rahmetli Emin Işık hayatta değil; yoksa onun ağzını (uslûbunu) ödünç alır, öyle yanıtlardım, nasip değilmiş.

Ne yapalım, hem de bir Türkçüden gelen sitemlere muhâtabolmak varmış. Türk olmak kolay değil, doğrudur. 

Köktürk Tamgalarını öğrenmekte olan gençlere Selâm!

Prof. Dr. Mehmet MAKSUDOĞLU                                         24  Alparslan 2025

*** *** ***